Ü lkeler arasında, krizler durup dururken çıkmaz. Aralarındaki ilişkilerin ve çıkar çatışmalarının yarattığı gerilimler, küçük bir kıvılcımla kolaylıkla krize dönüşebilir. Krizlerinde büyüyerek, diplomatik ve siyasi girişimler sonuç vermeyince, “çatışma’ya” dönüşebilir.

2 Ekim 2018 tarihinde, İstanbul’da bulunan Suudi Arabistan Konsolosluğuna giren ve şu ana kadar kendisinden haber alınmayan gazeteci Cemal Kaşıkçı olayı, tam da sözünü ettiğimiz türden “kriz çıkarma” potansiyeline sahip bir “kıvılcım”!

Cemal Kaşıkçı ülkesinde “muhalif” olarak kendini tanımlayan, Suudi Arabistan’daki son iktidar kavgaları nedeni ile ABD’ye yerleşen bir gazeteci. ABD’de Washington Post gazetesinde köşe yazıyor. Eleştirel yazıları bu gazetede yayınlanıyor.

Suudi Arabistan’ın İstanbul Konsolosluğuna şimdiye kadar kendisinden haber alınamayan Kaşıkçı için BM İnsan Hakları Ofisi “zorla kaybedilme” olgusu olarak görüldüğünü açıkladı. “Muhtemel bir cinayet” konusunda Türkiye ve Suudi Arabistan’a “çağrı” yapıldı.

ABD Başkanı Trump, konuya ilişkin Suudi Arabistan yönetimi ile görüşeceğini açıklarken, İngiltere Dışişleri Bakanı Jeremy Hunt, bu konuda en net açıklamayı yapıyor: “Gazetecilere karşı şiddet tüm dünyada artıyor ve ifade özgürlüğüne büyük bir tehdit arz ediyor. Basında çıkan haberlerin doğruluğu kanıtlanırsa, konuyu ciddi bir şekilde ele alacağız. Dostluklar ortak değerler üzerine kurulur.” Türkiye konuya ilişkin soruşturmayı sürdürürken, Suudi yönetimine karşı “temkinli” bir yaklaşım sergiliyor. Ancak Bu gün medyaya servis edilen görüntüler ve 2 özel uçakla olay günü İstanbul’a gelen ve aynı gün Konsolosluk binasına giren 15 kişilik Suudi Arabistan “ekibi” ile ilgili detaylar yayınlandı.

Olay giderek “planlı bir cinayetten” uluslararası bir krize dönüşmek üzere. İngiltere Dışişleri Bakanı Hunt’ın sözünü ettiği “dostluklar ortak değerler üzerinden kurulur” sözünün “test” edileceği bir süreç başlıyor. Ama şurası açık; Hunt”ın sözünü ettiği “ortak değerler” konusunda, Suudi Arabistan yönetiminin aynı değerleri paylaşmadığı kesin olarak biliniyor. Sorulması gereken soru; bir “haydut devlet” pratiği olan, “zorla insan kaybetme” ve uluslararası hukuku “yok” sayan devletlerin bu pratiklerine karşı, uluslararası alanda bir “karşı duruşun” sergilenip sergilenmeyeceği sorusudur.

Türkiye-Suudi Arabistan ilişkilerinin inişli çıkışlı bir seyir izlediği biliniyor. Her iki ülke arasında tarihsel “kökleri” olan fay hatlarının son derece aktif olduğu biliniyor. Ortadoğu jeopolitiğinde, orta sıklet devlet olaya çalışan Türkiye ve Suudi Arabistan arasında, “petrole ve petro-dolar’a” dayanan “iyi” ilişkiler yanında, kıyasıya bir “rekabet” de söz konusu. Bölgede “etkin güç” olma konusunda bir “çatışmanın” olduğu bile söylenebilir. Elbette “çatışmadan” kastımız ideolojik ve siyasi ayrımlardır. Bu ayrım noktalarını, AKP yönetimindeki Türkiye’nin, “İhvan” yaklaşımı ile İslam Dünyasında “liderlik” hevesi ve Suudilerin “Vehhabi yayılmacılığı” hevesini bu “çatışmaya” örnek olarak verebiliriz. Derin bir ekonomik krizin eşiğinde olan Türkiye, Suudi Arabistan eliyle yaratılan “Cemal Kaşıkçı“ krizini çözebilir mi? Eğer, idda edildiği gibi Kaşıkçı “planlı bir cinayete” kurban edilmişse, Suudi Arabistan ve Türkiye arasında diplomatik-siyasi bir kriz kaçınılmaz olacaktır. Eğer Kaşıkçı Konsolosluk binasından “sağ” olarak çıkarılıp Suudi Arabistan’a götürülmüşse; kaçınılmaz “krizin” daha hafif atlatılacağı anlamına gelir ki, bu varsayım bile uluslararası hukuk açısından, “haydut devlet pratiği” gerçeğini ortadan kaldırmaz.

Kuşkusuz, “Cemal Kaşıkçı” olayının Türkiye-Suudi Arabistan ilişkilerinde bir “kriz” yaratacağı öngörülebilir. Ancak, nihayetinde devletlerin âli çıkarlarının insan yaşamından daha üstün olduğu gerçeği bütün yakıcılığı ile “orta yerde” duracaktır.

Bu “kriz” sadece iki ülke arasındaki sıradan bir olay olarak değerlendirilirse, “dostluklar ortak değerler üzerine kurulur” sözünün hiçbir anlamı kalmaz.

Daha önce de benzeri olaylar yaşandı. Birçok devlet, uluslararası hukuku çiğneyerek benzeri olayları gerçekleştirdiler. Hem de hiçbir yaptırımla karşılaşmadan. Biz Kürtlerin bu konuda ki “acı deneyimleri” hafızalarımıza kazınmış durumda. Ve eğer “değerler” konusunda hemfikirsek, bu “devletlerarası korsanlığa” karşı sesimizi yükseltmemiz gerekiyor.