Yıllardır gitmediği köyünü, bir hazan mevsiminde ziyaret etti. Köy boşalmış, evlerin çoğu yıkılmış, insanların çoğu büyük kentlere göç etmişti. Birçok insan dünya değiştirmiş; aradığı arkadaşlarınınsa çoğu, gurbeti mesken tutmuş...
Köyde kalan on on beş kişiden sordu, tanıdığı bildiği kim varsa. Her biri farklı bir kentteydi; bazıları, birkaç yılda bir köyü, daha çok da mezarlığı ziyaret ediyordu. Köyün ihtiyarları, adeta nöbet tutuyordu. "Atalarımızın yurdu burası" diyorlardı, "Biz burada doğduk, burada öleceğiz." Böylelikle aslında, sisteme karşı da bir duruş sergiliyorlardı.
Yaşlıları dinlerken çocukluğunu hatırladı. Dağlara, taşlara, vaktiyle kavgalara neden olmuş, şimdiye bomboş kalmış tarlalara, otlaklara baktı; derler ya, geçmişi bir film şeridi gibi geçti gözlerinin önünden. Bu sırada, köyün yolunu birlikte tuttukları ağabeyinin, "Gel yemek yiyelim. Anne kuzu eti pişirmiş. Bu mevsimde kuzu eti bulmak zor" sözleriyle evin kapısına döndü yüzü. İrkildi, Berxa Payîzê'yi hatırladı ve, "Yok, kuzu eti değildir. Eylül'de buralarda kuzu mu olur?" dedi. Demesiyle pişman olması bir oldu. Ekledi: "Ben kuzu eti yemem!" "Hayırdır, köyde vejetaryen mi oldun birden" diye sordu abisi: "Hayır, ama yemeyeceğim, sen git ye. Eskilerden bir kuzu meselesi hatırlardım. Belki sen de hatırlarsın."
Oturdu evin kapısındaki tereğe, eskiye daldı yeniden. Kırk yıl öncesine gitti. Bu köyde neler yaşanmıştı? O neler yaşamıştı, bu evlerin, dağların, taşların arasında? O kuzunun başına ne gelmişti?
Küçük bir çocuk. Sonra dedesi, arkadaşları... Çocuk, çobanlık yapıyor..
Kuzuları nerede otlattığını da hatırlayıverdi işte! Hatırladıkça ağırlaştı omzu, ağladı ağlayacak!
Berxa Payîzê... Halen içinde uktedir. Yeniden başladı işte: Çoktan beri ödemesi gereken bir borcu varmış gibi, içi içini yemeye başladı. "Kuzu" demişti yalnız abisi; ve bütün o hatıra, sökün etmişti gizlendiği yerden.
"Bir kazaydı" diye teskine uğraştı kendini. "Evet, sadece bir kazaydı. Yoksa gözüm gibi koruduğum kuzumun başına bir şey gelmesine izin verir miydim?"
Kendisiyle konuşup, tartışıp duruyor; ama bir türlü rahatlayamıyordu. Bir aylık, daha bir aylık kuzucuğun kesilmesine neden olmuştu işte! Ölümüne sebep olmuştu! Kazaydı, değildi, ne önemi var ki?
***
Kuzudan başlamak olmaz, daha geriden, en baştan başlamalıyız anlatmaya...
Koçgîrî aşireti... Sivas'ın doğusu ve Erzincan'ın batısında yaşar. Birçok kolu var, öyle büyük. Konargöçerdir. Derler ki, "Koçgîrî" kelamı da zaten, "göçer"den gelir. Başka birileri, "Koçgîrî"nin "hayvan gezdiren" demek olduğunu söyler. İnsan bu dağlara, taşlara, otlaklara bakınca, ikincisi daha akla yakın geliyor.
Öyle ve böyle; Koçgîrî en çok "isyan" demektir. 1921 yılının Mart ayının altıncı gününde başlayan o büyük isyan, Haziran'ın 17'sinde kan denizinde boğulur. Onun aşireti, köyü de payını almıştır isyandan ve katliamdan.
Topal Osman namlı zat, çeteleriyle Koçgîrîlerin tepesine üşüşmüş, adeta terör estirmişti. Koçgîrîlerin Laçin koluna bağlı dört köy, biraz daha şanslıydı yalnız. Büyük bir mağaranın yamacında üslenmişlerdi çünkü. Eli silah tutan, Topal Osman'ın zulmüne kayıtsız kalamıyor, soluğu cephede alıyordu. Kadınlar, çocuklar, yaşlılar mağaradaydı.
Kana doymaz Topal Osman, katlede katlede gezdi Koçgîrî diyarını. Sonunda köylerde hiç kimseyi bulamayınca şüpheye düştü. Sordu, soruşturdu; mağarayı öğrenmeyi başardı.
Mağaranın ağzı, içine göre çok küçüktü; üç dört metre kadar. Ele geçirmek zordu. Kıran kırana direniş başladı. İki aya yakın direndi, Koçgîrî'nin yiğitleri. Topal Osman, kudurdukça kudurur. Yakındaki Türk köylerinden insanlar getirir, onlarla içeri sızmayı dener, başaramaz. Bombalar, yine olmaz. Kan dökmeyince sıkıldığında olsa gerek, çetesinin bir kısmını mağara ağzında bırakıp başka köylere kıyıma yollanır. 40 gün içinde çeteciler, ağır kayıplar verir. Topal Osman döndüğünde, artık sabrı kalmamıştır. Toptan imha için harekete geçerler. Mağaranın kapısına doğru saman ve odun yığılmaya başlar. Amaç, bütün mağara ahalisini dumanla boğmaktır.
Koçgîrî'nin yiğitleri, ellerindeki birkaç tüfekle hiçbir çeteciye geçit vermiyor; ama dumana neylerler? Ya toptan ölecekler, ya teslim olacaklar.
Ateş ve duman gürleşmeye başladı. "Teslim olun" çağrıları da eşlik ediyordu. Duman mağaraya sızmıştı sızmasına ama bir süre sonra mağara ağzından süzülüp gerisingeri gidiyordu.
Dışarıda düşman, "Bir güne kalmaz ya dışarı çıkar ya da ölürler" diye geçiriyordu içinden. İçerideyse panik vardı, her kafadan bir ses çıkıyordu. O sırada biri atıldı öne: "Madem duman gerisingeri dönüyor, o zaman arkada bir delik olmalı!"
O güne kadar kimse mağaranın en arkasını görmemişti. Şimdiyse gidip gördüler: Küçük bir delik vardı. Hemen harekete geçtiler. Ellerle, kazmayla deliği genişletmeye koyuldular.
Birkaç saat durmadan kazdılar. Sonuna iki üç metrelik bir tünel kazmayı başarmışlardı. Mağaranın dışı, küçük düz bir çayırdı. Kendini çayıra bir vursan, başka dağlara ve köylere uzanırdın. Ama o köyleri de yakıp yıkmıştı düşman. Ne yapacaklardı?
Tartıştılar. Sonunda bir kurtuluş planı yaptılar. Buradan çıkıp başka dağlara sığınacaklardı, başka yol yoktu. Gece çıkacaklardı. Mağara ağzı yakınında iki nöbetçi, arada birkaç el silah sıkıp oyalayacaktı düşmanı.
İki gün sürdü. İki günün sonunda mağara tamamen boşalmış, uzak dağların yolu tutulmuştu. En son nöbetçiler de gece vakti terk ettiler, onları günlerce saklayan barınaklarını.
Dışarıda düşman, mağaradan ses gelmeyince ellerini ovuşturmaya başlamıştı: Herkes ölmüştür! Birkaç gün beklemenin ardından mağaraya girmeye başladılar. Ama kimsecikler yoktu. Düşman, çılgına dönmüştü.
***
Koçgîrî'de bazı yaşlılar, bu olayı saklar çocuklardan... Kimse duyup bilmesin ister, o kıyımı...
O ise, yıllar sonra, babasının da daha bir buçuk yaşındayken nenesi ve başka akrabalarıyla birlikte o mağarada kaldığını öğrenmişti.
Koçgîrî aşiretleri, Kürt ve Kızılbaş'tır. Önce Ermeniler, adına İttihat ve Terakki denilenlerce soykırıma uğratılmıştı. Sonra sıra Kürtlere gelmişti.
Ermeni Soykırımı yıllarında çocuklar, 'Qirina Filan' denilen mağaralarda saklanırdı. Buralar sonra ziyarete dönerdi. İşte babasının sığındığı o mağara da ziyaretti. Tamam, Koçgîrî tepelikleri ziyaretlerle doluydu; ama bir mağaranın ziyaret olması da ilginçti. Önünde adak adanıyor, dilekler dileniyordu. Köylüler kurbanlarını mağaranın ağzında keser, lokmalarını orada dağıtırdı. Yaşlılar ne kadar saklarsa saklasın, orada bir şeyler yaşandığı belliydi.
Tabii eskiden...
***
Berxa Payîzê... Yıllar sonra onu yeniden kökleriyle buluşturdu işte.
Herkese daha çocuktan evcil hayvanların ne kadar önemli olduğu öğretilirdi. Koyun, keçi, öküz, inek, at, eşek, köpek, kedi, kuzu... Hepsi ailenin parçasıydı. Herkes onlara iyi davranmak zorundaydı. İyi beslemeyen, iyi ürün de alamazdı.
Çocuklara ise oyun gibiydi her şey. Çobanlık yapmıyorlardı, çobancılık oynuyorlardı. Anne seslendi o gün: "Oğlum, Berxa Payîzê'yi anasından ayırıyorum artık. Kuzularla birlikte götür ama koyunlardan da uzak yerde otlat."
Diğer kuzular büyümüştü, ama Berxa Payîzê küçücüktü daha.
Kuzularını aldı, bayıra sürdü. Koyun sürüsünden uzak tutmaya çalıştı. Ama kuzu, her duyduğu koyun sesine doğru koşuyordu. Birkaç yüz metre ardından koşup, yakalayıp getiriyordu kuzuyu. Ama sonunda, yaklaşık bir kilometre uzakta annesinin yanına koşup gitti kuzu. Hiç erinmedi, gücenmedi; yeniden annesinden aldı, getirdi kuzuyu.
Berxa Payîzê durmuyordu. Yorulmamıştı; halen duyduğu her koyun sesiyle hamle yapıyordu. Sonunda yine bir boşluk bulup koşmaya başladı.
Sabrı tükenmişti artık. Kuzunun peşinden koşamıyordu. Elindeki sopayı hızlıca fırlattı ardından. Sopa döndü, döndü, kuzunun kafasında patladı. Berxa Payîzê yere düştü.
Ağlayarak bıraktı her şeyi, kuzuya doğru koşmaya başladı. Yanına vardığında, sopanın sivri ucunun kuzuya saplandığını gördü. Hemen çekip attı sopayı. Ağlamalar arasında kucağına aldı kuzuyu. Kanı durdurmak için baş parmağını yaranın üstüne koydu, sonra kuru otlarla tampon yapmaya başladı. İki üç dakika sonra durdu kan; kuzu nefes de alıyordu. Kucağındaki Berxa Payîzê'yi sevmeye başladı.
Yirmi dakika kadar sürdü, bu tablo. Kanın akmadığını görünce elini kalırdı yaradan. Kuzu melemeye başlamıştı artık. Bir sevince düştü. Berxa Payîzê ölmemişti! Ama yürüyebilecek miydi? Yürümesindi, gerekirse eve kadar, iki kilometre kucağında, sırtında taşırdı onu.
Bu sırada koyunlarla kuzular arasındaki mesafe daralmıştı. Berxa Payîzê uzaktan annesini gördü ve ok gibi fırladı. Beş yüz metre kadar koşup annesini emmeye başladı. Peşinden koştu ama bu kez ayırmadı annesinden. Koyunların başındaki çobana dikkat etmesini tembihledi yalnız.
Akşama iki saat kalmıştı. İçi içini yiyordu: "Umarım Berxa Payîzê eve sağ salim gelir."
Kuzuları eve götürdü. Olan biteni ağlayarak anlattı evdekilere. Bir saat sonraysa koyunlar geldi eve, ama Berxa Payîzê yoktu. Ortadan kaybolmuştu!
Koyun çobanının çevresini sardılar, en son nerede gördüğünü sorup durdular. Çoban, kuzuyu unutup gittiğini söylüyordu. "Ama muhtemelen yakındadır" diyordu. Evdekilere, başka bazı köylüler de eşlik etti; ellerine fenerlerini alıp kuzuyu aramaya koyuldular.
İşte oradaydı, Berxa Payîzê. Bir taşın altına çömelmişti. Çok yorgundu, arada meleme sesleri geliyordu. Bu sırada babasının sesini duydu: "Oğlum, yaşamaz bu kuzu. Daha fazla eziyet etmeyelim de keselim."
Ev ahalisi de bu görüşe katıldı, sırayla. Hatta içlerinden bazıları, kuzu eti yiyeceğiz diye seviniyordu.
Ağlayıp durdu: Hayır, Berxa Payîzê yaşayacak, kesmeyin! Ama gücü yetmedi. Kuzu kesildi, yendi. O ise, o akşam hiçbir şey yemedi. Hatta o günden sonra, kuzu etinden hep uzak tuttu kendini.
***
Berxa Payîzê yıllar boyunca içinde büyüyüp duruyor, bu dağları, Koçgîrî'yi, olup biteni unutmamasını sağlıyordu.  Ama ona olan can borcu, ödenebilir miydi?