Bir başka KANDİL - 2


Kadın yoldaşların çok olduğu bir yerdeyim ve mutfakta öğlen yemeği için hazırlık yapıyorlar. En iyisi beklerken uzanıp bir kitap okumak. Bir sandık kitap görmüştüm. Hevallerden birisini isteyip okumaya çalışıyorum. Dünya da Sosyalist Hareketler isimli bir kitap. Ben kitabı okurken bir kadın ağlaması duyup dışarı çıkıyorum. Ağlayan dün hiç ses çıkarmadan oturan İranlı kadın. Çocuklarını görmeye gelmişler. Kadın “hiç olmazsa en küçüğünü bana verin,” diyormuş. Aslında bu tür taleplerde bulunan bazı veliler geliyormuş. Ama gerillalardan hiç gitmek isteyen çıkmıyormuş. Kadının ağlamaları daha da yoğunlaşınca uzun boylu olan kadın gerilla gelip, kendisine sarılıp teselli etmeye çalışıyor. Kürtçe konuşulduğu için anlamıyorum. Yanımdaki sivil giysili kadına soruyorum. Kadın gerilla: “Senin çocukların sağ ve burada görüşeceksin. Bak benim kocam öldürüldü kemiklerinin bile nerede olduğunu bilmiyorum” diyormuş. Bana bunları tercüme eden de bir ana ve oğlu gerilla imiş. Kendisini görmüş ve konuşmuş. O da İran’dan gelen kadına: “Heval artık gerillaların evi, ailesi burası sen çocuklarını gör, ama gelmeyeceklerini de şimdiden bil, ben oğlumu gördüm, o burada mutlu,” gibi şeyler söylüyor.
Biraz sonra, not yazıp giden gerilla tekrar geliyor. Ve, “gidiyoruz Heval,” diyor. On gün boyunca, nereye, ne zaman gibi sorular sormamak gerektiğini çok iyi öğrendim. Görevli şoför arkadaşlar konuğu önceden nereye gideceğini, hatta ne zaman gideceğini belirtmeden söylenen birime götürüyorlar. Gizlilik ve emniyet açısından sanırım bu da çok önem verdikleri bir konu.

Ve benim ilk şaşkınlığım
Anladığım kadarıyla bu mekan konukların konakladıkları bir yer. Ayrılmadan kadın yoldaşlarla resim çektiriyoruz. Ve kendilerine “Acılara Yenilmeyen Gülümseyişler” isimli kitabımı imzalayıp hediye ediyorum. Resim çekmeden önce muhakkak sormak gerekiyor. Bazı gerillalar görevleri gereği çektirmek istemiyorlar. Elbet bazı mekanlarında, özellikle yer altı barınaklarının girişinin resminin çekilmesine izin vermiyorlar.
Daha sonra hep olacağı gibi, arabalayla tepelere çıkıp, teperden inip, kimi zaman bir vadinin dibinde, kimi zaman ağaçlık bir arazide durduktan sonra yürüyerek gerilla birimlerinin veya kurumlarının olduğu yere geliniyor. Bu kez geldiğimiz birimin mutfağında oturuyoruz. Götürüldüğüm birimlerin tümünün ya yanından tertemiz bir dere akıyordu veya yakındaki bir pınardan hortumla su getiriliyordu. Biz oturmuş çay içerek Merwan isimli bir Heval geliyor. Daha sonraki günler Merwan’ı sık sık göreceğim. Bilgili, belliki birçok savaşa girip çıkmış, güçlü kuvvetli aynı zamanda iyi bir şoför. Biraz sohbetten sonra, “gel seni yatıp kalktığımız barınağımıza götüreyim” diyor. Yol inişli çıkışlı, Merwan kolumu girdiği için topal bacağımla benim için zor olan yolu katedebiliyorum. Barınak dışardan anlaşılmayacak kadar iyi kamufle edilmiş. İçeri giriyoruz. Dışardan görülmüyor, ama bir tür penceresi bile var. Ve benim ilk şaşkınlığım: Burası yer altında bir mahzen değil. İçinde televizyonu, yatakları olan tertemiz bir oda, bir barınak aslında. Daha sonra göreceğim yeraltı barınaklarının tümü de böyle.
Bu barınaklar yapılırken iki noktaya çok dikkat etmişler. Birincisi insan ısısının dışarı yansımaması için (Çünkü, Heron denilen insansız keşif uçakları insan ısısıyla kaldıkları yerleri tesbit edebiliyormuş), ikincisi ise barınakların girişinin dışardan anlaşılmayacak şekilde kamufle edilmiş olması. Merwan yoldaş, sonra gülerek ekliyor; “Biz her konuda araştırarak, deneyerek kendimiz özel yöntemler geliştirdik. Örneğin bu milyonlarca Dolarlık Heron teknolojisini beş liralık şemsiye ile alt ettik” diyor.

Dağda maç izliyoruz
İlk gördüğüm gerilla biriminden sonra kalacağım mekana götürülüyorum. Sekiz günlük Kandil gezisinde hep bu mekanda kaldım. Benimle birlikte de bir gün Heval Resul, diğer günlerde de hep Heval Eşref kaldı. Mekana gider gitmez çaylar içerek, saatler soran bir sohbeti sürdürüyoruz. Heval Merwan’ın çok yoğun işleri var. Beni Resul’le bırakıp işinin başına dönüyor. Tavuk ve pilavdan oluşan yemeğimizi yedikten sonra, televizyon izliyoruz. Resul belli ki, maç izlemeyi çok seviyor. Schalke-Real Madrit maçından sonra da IMC’de Resmi Dil üzerine bir tartışmayı izliyoruz.
Gökte dolunay, karşıda sarp dağlar, pırıltılı bir gökyüzü ve tertemiz bir hava. Dışarda yatmaya karar veriyorum. İki battaniye ile üşümüyorum. Ama gece saat üç gibi hava giderek soğuyor. Vücudum olmasa da başım üşüdüğüm için bana verdikleri bir örtüyü başıma sarıyorum.
Sabah kahvaltıdan sonra Resul’le yine dünya, Kürdistan, gerillanın, PKK’nin sorunları üzerine sohbet ediyoruz. Resul çok bilgili. Türkçesi de iyi. “Gerillaya katılmadan önce hangi okulda okudun?” Diye soruyorum. “Hiçbir okulda okumadım. Herşeyi burada öğrendim, bizim burada çeşitli akademilerimiz, eğitim merkezlerimiz var. İstersen herşeyi öğrenebilirsin” diyor.
Biz sohbeti koyulaştırmışken, Heval Merwan bir araba ile geliyor. Gerilla ve yöre halkının kullandığı jipler, dört çeker denilen çok güçlü araçlar. Bunlar olmasa bu sarp arazide yola çıkılmaz. Heval Merwan, “Hadi gidiyoruz Yoldaş” diyor.
Yine tepelere çıkıp tepelerden inip bir gerilla biriminin yakınına geliyoruz. Hevallerin yardımı ile önce tırmanıp, sonrada aşağıdaki küçük derenin kenarındaki birime geliyoruz. Büyük bir ceviz ağacının altında masa ve sandalyeler var. Gerillaların yattığı bir kaç çadır gözüme çarpıyor. Yukarı tırmanınca iki mekan daha var. Birisi büyük bir barınak, ilginç ve temiz. İçinde Tv. Bilgisayar, kitaplar var. Çok kalın bir İngilizce sözlük gözüme çarpıyor. Aşağı inip çay içerken sohbet ediyoruz. İki gerilla öğlen yemeği için hazırlık yapıyor. Anlaşılan tavuk ve sebze yemeği var öğlene. Yeşil gözlü genç ve şakacı bir gerilla ile sohbet ediyoruz. “Türkçe biliyor musun?” Diyorum. “Türkçe, Arapça, Soranî, Kirmançî hepsini bilirim” diyor. Gerillaya Güney Kürdistan’dan katılmış. “Burası yazlık kamp, burada çok fazla şey göremezsin, sen asıl dağlara gidip, Ordudaki gerillaları görmelisin” diyor.

‘Yüreğine sor, yolu bulursun’

“Buraya zor geldim, dağların tepesine nasıl giderim?” diyorum. “Yüreğine sor, o istiyorsa bir yolunu bulur gidersin” diyor. Daha sonra her sohbette olduğu gibi bizim dönemi THKO’yu Denizleri konuşuyoruz. O döneme ve Denizlere her gerilla gibi onun da müthiş saygısı var. “Denizlerden sonra Türk Solu üstüne düşeni yapamadı” diyor. Sonra arkadaşlarıyla Kürtçe konuşmaya başlıyor. “Anlamıyorum ama bir ay kalsam az çok Kürtçeyi anlarım” diyecek oldum. Şakacı hazır cevap: “Korkarım, bir ay içinde biz Kürtçe yerine hep Türkçe konuşuruz, malum siz Türkler asimile konusunda uzmansınız...”
“İnsanın yaşı yetmişe gelince artık eskisi kadar çok şeyi aklında tutamıyor” diyorum. “Valla bilemem, yaşım genç olduğu için bu konuda bir tecrübem yok” diyor. Mutfakçılarla kendi aralarında konuşurken ‘cacık’ sözcüğü geçiyor.
“Cacık Türkçede de cacıktır...” “Tamam da arkadaşlar soruyor, sosyatik cacık mı olsun, normal mi? Sosyatik olanına sarımsak katmıyoruz çünkü” diyor. Benim niye geldiğim hakkında bilgisi yok. Önceden gelen bazı konuklar onları soru yağmuruna tutmuş olmalı.
“Sorularını hazırladın mı?” diyor. “Hazırladım. Söyle bakalım barış gerçekleşirse Kandil ne olacak?”
“Kandil’in bizim için manevi değeri çok fazla. Barış olunca da Kandil’in kalması gerekir” diyor. Acaba salt, gerilla kampındaki yaşantıyı göstermek için mi buraya getirildim, diye düşünmeye başladım. Çünkü diğer iki gerilla ve benimle birlikte gelen gerilla yemek için çalışıp duruyorlar.
Bizim şakacının yardımıyla, yukarı tırmanıyoruz. Fotoğraf makinasını ona verip fotoğraf çekmesini rica ediyorum. Boyuna çekiyor. Çiçeğe konmuş bir kelebeğin resmini çok güzel çekmiş bana gösteriyor: “Gördünmü Heval, her gerillada aynı zamanda bir sanatçı ruhu vardır.”  
Gezdiğimiz alanda kurumuş kavak türü ağaçlar var. Onları göstererek kızıyor. “Köylüler böyle işte. Bu ağaçları dikmişler, sonra da bakmamışlar tümü kurumuş.” Gerilla doğa ve ağaç konusunda son derece hassas. Bunu ilk geldiğimiz konuk evinde de anlamıştım. Kuru olmayan hiç bir ağaç kesilmiyor. Ve yerlere sigara izmariti bile atmıyorlar. 


Türkiye Solu’nu konuştuk

Biz yukarda dolaşıp sohbet ederken aşağıda bir hareketlenme oluyor. Daracık bir patikadayız. ‘Ne oluyor,’ diye arkamı dönüyorum. Resimlerinden, televizyondan tanıdığım Cemil Bayık arkasında bir kaç gerilla ile bana doğru geliyor. Kırk yıllık dostmuşuz gibi defalarca sımsıkı sarılıp, memnuniyetini belirtiyor. Sonra az evvel gördüğüm mekana gidip, masanın başına oturarak sohbet ediyoruz.
Protokolsuz, not tutmadan, hiç bir gündem maddesi olmadan tam üç saat sohbet ediyoruz. Bayık sık sık bizim döneme vurgu yapıyor, bizim yaktığımız isyan ateşini kendilerinin sürdürdüğünü ve bizlere çok saygı duyduklarını, gelmemden memnuniyetini belirtiyor. Övgü dolu sözler ederek beni mahçup ediyor.
Konuştuğumuz günün akşamı unutmamak için ne konuştuğumuza ilişkin notlar tutmuştum. 1970’leri, o dönemdeki devrimci mücadeleyi; Türk solunun gelişmemesinin nedenlerini, reel sosyalizmin parti anlayışındaki yanlışları, halk örgütlenmesinin gerçekleşememesinin sonuçlarını konuştuk daha çok.
Bayık: “Türk solunu mücadeleye çekmek için çok çaba harcadık. Taner Akçam’ı çağırıp konuştuk. Dev-Yol çok önem verdiğimiz bir örgüttü çünkü. ‘Biz her türlü yardımı yapmaya hazırız, gelin birlikte hareket edelim’ dedik. Kuzeyde mücadeleyi giderek güçlendiriyorduk. Ama tüm arzumuz, Türkiye’nin diğer bölgelerinde de mücadelenin yükseltilmesi idi. Ama Taner ilgisizdi. Sonradan kurulan Faşizme Karşı Birleşik Cephe de başarısız oldu.”
HDP’nin başarı şansını konuştuk. Ben kitlesel bir taban yaratılamadan, her örgütün kendini öne çıkarma çabası son bulmadan, bu partinin başarı şansının az olduğunu belirttim. Bayık, dediklerime katıldığını, ama güçlendirilmesi için PKK’nın ve KCK’nın elinden geleni yapacağını ama asıl görevin Türk solunda olduğunu belirtti. Konuşurken meyva yedik. Konuşurken içmemiz için getirilen ‘Tamek Şeftali’ suyunu görünce, gülmemek için kendimi zor tuttum. Daha sonra da tavuk ve pilavdan oluşan yemeğimizi yedik. Ben mutfakçıların iki büyük tavuğu parçaladıklarını görünce  hayret etmiştim. Ama sanırım onlar, sanırım kim olduğunu bilmeseler de, yemeğe dört-beş kişinin daha geleceğinden haberdardılar.

‘Konuşmak en önemli görevdir’

Yemekten sonra Bayık’a bana ayırdığı zaman için teşekkür edip, zamanını almak istemediğimi belirttim. Ama o ısrarla, benimle konuşmanın en önemli görevi olduğunu belirtiyordu. Oysa kendisi de söylemişti: Günde en az beş-altı heyetle konuşup bir kaç saat uykuyla idare ediyormuş. Benden sonra Lübnan’dan gelen yaşlı bir Kürt çiftle konuşacaktı. İlk örgütlenmeleri döneminde seneler önce evlerinde kalmış. Ve kendisini ziyaret etmek istiyorlarmış. Biz konuşmamızı sürdürürken geldiler. İkisi de tertemiz Kürt ulusal giysileri giymişti. Bayık beni tanıştırınca saygıyla sarılıp öptüler. Sonra da onları bırakıp tekrar yola koyulmak için izin istedim.
Bizim dönemi ve öldürülen yoldaşlarımı anlattığım Acılara Yenilmeyen Gülümseyişler isimli kitabımdan bir kaç tane getirmiştim. Birisini imzalayıp Bayık’a hediye ediyorum. Bayık, Heval Merwan’a benim yanıma bir yardımcı gerilla verilmesini söyledi. Ve Resul’den sonra benim yanımdan hiç ayrılmayan Eşref’le tanıştık. Daha sonraki bölümlerde Eşref’i anlatacağım. Bu kez nereye gideceğimizi söylediler. Çünkü gelmeden önce ve geldikten sonra esas olarak bir tek talepte bulunmuştum. O da kadın gerillalarla tanışıp, konuşmak ve sohbet etmek. Yine dağlara çıktık, tepelerden indik. Yüksek yerlerde sadece çok sık olmayan meşe ağaçları var. Kimi yerlerde bu meşe ormanları daha sık. Ama aşağılara vadilere inince bitki örtüsü hemen değişiyor. Suyun bol olduğu vadilerde devasa çınarlar, ceviz, armut ağaçları, asmalar, incirler göze çarpıyor. Ve hepsi de son derece doğal ortamında. Sadece bazı yerlerde Nar ağaçları köylüler tarafından dikilmiş. Bir saatten çok virajlı yollarda gittikten sonra kadın hevallerin yanına geldik.

‘Che amblemli şapka beni etkiledi’

Benim yanımda kalan ve bir saniye yanımdan ayrılmayan Heval Eşref’le çok iyi anlaşıyoruz. Hem beni yatırıp kaldırıyor, hem her konuda yardımcı oluyor, hem de gerilla ile, Kandil’le ilgili her tür soruma yanıt veriyor. Belli ki hem askeri hem de siyasi olarak çok iyi eğitilmiş genç bir kadro. Ve Heval Eşref sabırla tüm sorularımı yanıtlıyor. Klasik soruyu ona da soruyorum. Gerillaya neden ve nasıl katıldın?
Eşref: “Ben Van’lıyım. Ailemizden gerillada şehit düşmüş akrabalarım var. Lise son sınıfta okuyordum. Sabah erken bir arkadaşımla yolda yürüyoruz. O sıra karşıdan Vali ve Emniyet Müdürü korumalarıyla koşarak geliyorlardı. Sabah sporu yapıyorlarmış. Korumalardan birisi yanımıza geldi. ‘Ne ters ters bakıyorsunuz ulan?’ dedi. Oysa ters ters falan baktığımız yoktu. Daha sonra arkadaşın başındaki şapkayı gösterip. ‘Bu şapkayı niye takıyorsun? Başka giyecek şapka mı yok?’ Dedi. Biz de bunun her yerde satılan bir şapka olduğunu söyledik. Ama kızdı, telsizle karakoldan yeni polislerin gelmesini istedi. Polisler gelincede bana tokat attı. Ve burada söyleyemiyeceğim çok kötü bir küfür etti. Sonra da çekip gittiler. O an gerillaya katılmaya karar verdim.”
“Peki gerillayı nasıl buldun?”
“Bundan kolay ne var. Zaten dağdan sık sık çatışma sesleri geliyordu. Sürekli tırmandım ve hevalları buldum.”

Halkla iç içe bir yaşam

Daha sonra Kandil’e gelen Heval Eşref iyi bir askeri ve siyasi eğitim görmüş. Dün gece kaldığımız mekanın önündeki yol engebeli. Biraz uzakta ilerde asfalt gözüküyor. “Senin için bir mahsuru yoksa asfalta kadar gidip orada yürüyelim” diyorum.
“Hiç bir mahsuru yok,” deyince asfalta gidip bir saate yakın kenarından yürüyoruz. Biraz absurd bir görünüşümüz var. Sırtında kaleşi ile bir gerilla ve yanında sakat sopasına destek olarak yürüyen ben. Asfalttan birçok araba, kamyon geçiyor. İstisnasız tüm geçen vasıtalar, Eşraf’a el sallıyor, sesleniyor. Eşrafta onlara el sallıyor. Yürüyüşte gerillanın halkla iç içe olduğunu bir kez daha gördüm. İlerden yüzleri güneşten bronzlaşmış iki sivil giysili kadın geliyor. Bizim yanımızda durup, bana hoşgeldin diyorlar. Çantalarında küçük telsiz var. Onlar gittikten sonra, Eşref’e kim olduklarını soruyorum. Alan çalışması yapan kadın gerillalarmış. Ev ev dolaşıp, kadınların sorunlarını dinleyip, onlara yardımcı oluyorlarmış.
Karşımızdaki sarp dağların tepelerini gösterip; “Esas ordu birimlerinin barınakları oralardadır” diyor. Bu barınakları anlatmasını istiyorum.
“Bu dağlarda doğal mağaralar çoktur. Ama gerilla genellikle kendi barınağını kendisi yapıyor. Senelerin tecrübesi ile, hangi kayanın oyulabileceğini, bombaların basınç tesirinden kurtulmak için nasıl bir yöntem kullanılacağını bilen Hevaller var. Bu konuda benim de deneyimim var” diyor. Her gezdiğim birimde muhakkak jenaratör, ışık, televizyon ve su vardı. Aynı araç ve gereç ordunun barınaklarında da varmış.
“Biz artık kendimize ‘modern’ gerilla diyoruz Heval Atilla” diyor Eşref. Evvelden niceliğe önem verilirmiş. “Ama ne kadar nicelik olarak çok olursan ol, ne kadar kahramanca savaşırsan savaş kayıp vermemek olanaksızdır. Bu nedenle son yıllarda niteliğe önem verildi. Hem binimler küçültüldü, hem de her alanda ihtisaslaşmaya çok büyük önem verildi. Aramızdaki eski yoldaşlar tecrübelerini yenilere sürekli aktarıyor. Orduda birçok yönlü eğitim yapılır. Siyasi eğitime ayırdığımız zaman, askeri eğitime ayırdığımız zamandan daha fazladır.”
Üzerlerindeki gerilla elbisesini de anlatmasını istiyorum:
“Aslında giysilerimiz geleneksel Kürt giysisine çok benzyor ama çok farklıdır. Gördüğün gibi yazın da, kışında aynı giysiyi kullanırız. Bu kumaş yazın soğuk, kışın sıcak tutar. Kışın sadece üstüne gocuk giyiyoruz. Altta bol bir pantalon onun üstünde gömlek ve bol cepli yelek vardır. Belimize sardığımız bu kumaş kemer son derece önemlidir. Kayış kemeri bu kumaşın üstüne takıyoruz. Böylece kemerimize takılı el bombaları veya tabanca vücudumuza zarar vermiyor. Genel olarak giysilerimiz yeşildir. Ama yaylada isek daha çok aynı olan ama araziye uyum sağlaması için sarı olanlar giyilir…”
Sohbetimizi kesip geri dönme zamanı geldi. Çünkü biraz sonra başka bir ziyaret için araba gelecek.

Yarın: Kadın gerilların kampında yaşam ve kadın ordulaşması.
Mehmet Karasungur Şehitliği’ni geziyorum


ATİLLA KESKİN