Soygunlar yapan, ortalığı haraca kesen, kabadayılığıyla etrafa korku salan namlı bir suçlu sonunda yakayı ele vermiş. Mahkemede hakim sormuş: ‘Bunca suçu neden işledin?’ ‘Yapabileceklerimin sınırını görmek için’ diye cevap vermiş suçlu. Bu kısa anekdot bize Erdoğan’ı hatırlatıyor. Sınırlarını zorlayan bir kriminalden diktatör yaratmanın hikayesinde finale gelinirken son bir çılgınlıkla atmayı göze alabileceği adımların da kendisini kurtarmaya yetmeyeceği ortada.

Çılgınlıktan kastımız seçimlerin iptaline ilişkin kapıkulu medyasından gelen mırıldanmalar. Anlaşılan o ki bu kapının da açık tutulması son bir çare olarak görülüyor. HDP’nin çeşitli entrikalarla baraj altında bırakılması amacının pratikte gerçekleşme şansına güvenilmiyor ki kanlı provokasyonlara zemin kazandıracak karanlık senaryolar üzerinde mesai yapılıyor. Bu kısa zaman diliminin ülkenin geleceğine yön vermede son derece belirleyici olduğu da bir gerçek.

Devrimci demokratik muhalefet uzun bir aradan sonra ilk defa özgüveni bu kadar yüksek, etkisi bu kadar derin bir cepheleşme yaşıyor. Geçmişte Kürtlere mesafeli duruş sergilemiş olan isimler bile bu cephenin içinde. Bunda Kürt siyasetinin bilgeliği bir yana artık aklın yolunun bir olduğu görülüyor. Denebilir ki yaklaşan fırtınaya güçlü ve teçhizatlı giriliyor. Ancak AKP-MHP ittifakı muhalefetin kendisini daha fazla tahkim etmesini engellemenin çaresi olarak erken bir kaosu da öngörebilir. Eğer çeşitli kereler denedikleri şiddetten medet umarlarsa bu defa kendi silahları ile vurulacaklar. Artık herkes toyluğa yer bırakmayacak bir azim ve bilinçle donanmıştır. Peki 24 Haziran sonrası nasıl bir süreç bizi beklemektedir? Türkiye’nin yönetim şekline kim karar verecektir?

Ekonomiden sorumlu başbakan yardımcısı Mehmet Şimşek’in apar topar İngiltere’ye gidişinin sebebi, bir yandan Erdoğan’ın hoyratça bozduklarını toparlamak, diğer yandan da uluslararası finans kapitalin öngördüğü ekonomik ve siyasal programa uyulacağı güvencesini vermektir. ‘Yeni ortak aramayın, bizimle yapın’ diye özetlenecek bu niyet beyanı için artık çok geçtir. Çünkü AKP’nin yıllarca yapı taşlarını döşediği düzenin restorasyonu için ilk adım bu uğursuz yapı ve onun temsil ettiği tefeci bezirgan sermayenin ele geçirdiği mevzilerden sökülüp atılmasını gerektirmektedir. Bu ise AKP’nin tüketilmesini zorunlu kılmaktadır.

Türkiye’nin tarım ve hayvancılık dahil bütün stratejik sektörlerde ithalata bağımlılığı cari açığı tetiklemekte ve yükselen kur dolayısıyla sürdürülemez haldedir. Hükümet kambiyo rejimini değiştirme hamlesiyle de bu ekonomiyi yaşatamaz. IMF’nin gözetiminde bir kemer sıkma modelinden başka bir seçenek görünmemektedir. Adına sıkı para politikası denen ve şirket iflaslarının birbirini kovalayacağı, hizmetler sektöründe ciddi daralmaların yaşanacağı, hatta emekli ve memur maaşlarının bile büyük kesintilere uğrayabileceği bir ‘ekonomik küçülme’ dönemi kapıdadır. Doğaldır ki böyle bir model bütün emekçi haklarının üzerine bir çizik çekme anlamına da gelmektedir. Bu ise devletin otoriter etkinliğini gerektiren bir siyasi süreci gerekli kılar. Nitekim Muharrem İnce’nin parlamenter sistemin bir dönem rafa kalkacağına dair imaları ve başkanlık sistemine dair hemen hiçbir dokundurmada bulunmaması, Türkiye’de devlet sınıfları ve TÜSİAD merkezli tekelci sermaye ittifakının nasıl bir yönetim dizaynında birleştiklerinin göstergesidir. Bu sürecin pratikte sürdürülebilmesinin şartı ise ordunun dolaylı ya da dolaysız desteğini almaktır. Bu rejim uzunluğu belirsiz bir dönem için küresel kapitalist sistem tarafından da desteklenecek ve kapitülasyonlara varan ayrıcalıklar elde edilmesi karşılığında para muslukları gevşetilerek restorasyonun finansmanı sağlanacaktır. Yeni sömürgecilik tam da teorik tarifine uygun olarak tezahür edecektir.

Diğer önemli bir husus Kürdistan’da sürmekte olan askeri operasyon ve işgale son verilmesi ve karşılığında Kürt Özgürlük Hareketi’nin silahsızlanarak sivil siyasete kanalize olmasının koşullarının yaratılmasıdır. Bu son derece zor ve tehlikelerle dolu bir süreçtir. Bu noktada Kürtler haklarının savunuculuğunu mutlaka yapacaklardır. Onlarca kez sırat köprüsünü geçmeyi başarmış bir hareketin etrafında birlik olmak onların ezberinde olan bir durumdur. Emperyalist kumanda merkezlerinin döşeyeceği tuzaklar ancak öncü örgütün etrafında kenetlenerek boşa çıkarılabilir.

Sonuç olarak Türkiye hakim sınıflarının ‘ülkeyi kurtarma’ programı emekçi sınıflar adına mücadelenin yükseleceği bir dönemi başlatacaktır. Genel bir toplumsal rahatlama adına OHAL’in kaldırılmasını takiben sınırlı bir af ve kısmi özgürlükler gündeme gelebilir. Ancak bunlar çok çetin bir mücadele neticesinde kalıcı kılınabilir. Kürt ve Türk emekçilerini ortak bir kaderde yılların önyargılarını kırarak kopmaz bir birlikteliğe taşımak ve iktidar olanaklarını zorlamak için öncelikle bunun imkanlı olduğuna inanmak gerekir. Olası bir sağ devletçi iktidarın emeğin katmerli sömürüsü üzerinden burjuvaziye sunacağı bir istikrardan emekçilerin payına yoksulluk ve zulümden başka birşey düşmeyecektir. Bu dayatmaya karşı halkın iktidarını şiarlaştıran bir programa ve HDP’nin merkezinde yer alacağı bir blok siyasetine acilen ihtiyaç vardır. Tarihsel rol kendisini dayatmaktadır. Ona talip olmak gerekmektedir.

Cenap ÖZEK