Erdoğan’ın İngiltere yolculuğu Türkiye’nin yakın geleceğine dair öngörülerde de belli netleşmelere varmamızı sağladı. Muhtemeldir ki rotanın İngiltere olmasının nedeni ABD’nin Erdoğan’ı artık direkt muhatap almama kararının bir sonucudur. Özellikle sıcak para musluklarının kesilmesi ile yaşamsal bir krize giren Türk ekonomisi, Erdoğan’ı tıpkı Osmanlı’nın son dönemindeki gibi neredeyse bir kapitülasyona razı edecek hale getirirken tek çare, hamaset gösterilerini bir tarafa bırakıp küresel kapitalizmin patronlarının kapısına gitmek oldu.

Uluslararası dengelerin ABD’nin temsil ettiği ve İngiltere’nin sadık müttefikliği ile güç ve derinlik kazanan küresel düzenin aleyhine değişmekte olması, dünyayı bir yeniden paylaşım döneminin eşiğine getirip safları keskinleştirici sert bir siyasi sürecin de tetikleyicisi olurken Erdoğan’ın hem batının ucuz parasını kullanıp hem de batı düşmanlığını iç politika malzemesi yapan ikiyüzlülüğü artık kendisini vuran bir sonuç yaratmaya başladı. Rus-İran hattına yaklaşmayı onlarla ortak bir siyasi felsefe ve dünya görüşüne sahip olduğu için değil, batıdaki fiyatını arttırmak için kullanmaya çalışan ve bu siyasi cambazlığı kıt aklı ile yutturabileceğini zanneden diktatör, artık kurtulması mümkün olmayan bir bataklığa saplanıp iş ciddiyet kazanınca ülkenin tarihinde sıklıkla yaşanmış bir refleksle çareyi batının kadim finans patronunun ayağına giderek aramak zorunda kaldı.

Kraliçe köşeye sıkışmış diktatörü sarayın ihtişamlı salonlarında değil, son derece mütevazi bir mekanında kabul ederek ona ‘değer’ biçti. Ama asıl önemlisi kapalı kapılar ardında açılan dosyalardı. Avını üfleyerek yiyen İngiltere’de iktidar vizesi arayan Erdoğan, ünlü düşünce kuruluşu Chatham House’da para musluklarını elinde bulunduran portföy yöneticileri ile görüşmesinde ve Ekonomi dünyasında referans kabul edilen Bloomberg TV’ye verdiği mülakatında Adam Smith’in ülkesine kendi icadı olan faiz/enflasyon teorisini anlatarak büyük şaşkınlıklara yol açsa da durumun ümitsizliği bilindiği için bozuntuya verilmedi ve kendisinden istekler sıralandı. Köşeye sıkışmış bir Erdoğan’dan son dönemde hem petrol rezervleri, hem de Doğu Akdeniz’deki askeri tahkimat nedeniyle önemi artmış Kıbrıs konusunda tavizler istenirken daha da önemlisi Kürt meselesinde yeni bir çözüm sürecinin dayatılmasıydı. ‘Dayatma’ vurgusunu özellikle yapıyoruz; çünkü burada asıl amaç Erdoğan sonrası ortaya mutlaka çıkacak olan iktidar boşluğunun başta Kürt devrimci dinamiği olmak üzere kontrol edilmesi zor radikal demokratik muhalefet tarafından doldurulmasının önüne geçmektir. Çözüm süreci dayatması bir yanıyla insiyatifi Kürt Özgürlük Hareketinin elinden alma planının da gereğidir. HDP’nin aday listesi üzerinden bizzat Kürt siyaseti adına konuşan birtakım zatların sol düşmanlığına varan spekülasyonları bir yana Türk ordusunun operasyon kabiliyetindeki genel düşüşe rağmen Hakurk merkezli saldırganlığını ivmelendirmesi de ortada emperyal amaçlı bir senaryonun varlığının işaretleridir.

Batı emperyalizmi Erdoğan faşizmini cehenneme gönderme kararı almış ve sonrasının dizaynına soyunmuştur. İktidarın düşüşü sert olacak, bu ise kısa sürede muhalefetin çekirdeği haline gelebilecek devrimci demokratik bir cephenin önüne sonsuz olanaklar açacaktır. Bunun yaratacağı sistemden kopma riskini en aza indirecek önlemlerin başında muhalefeti radikalize edecek dinamikleri zayıflatmak gelmektedir. CHP içindeki sol kanadın tırpanlanması bile bir ucuyla bu planlamanın bir parçasıdır. Bu süreç işinin ehli olan en kıdemli emperyalist güç İngiltere’nin gözetiminde ‘yoldan çıkmış’ Türkiye’yi geri kazanma adına yürürlüğe sokulmuş bulunuyor.

Diğer yandan sürekli cari açık üreten ve neredeyse tek bir adamın mülkü haline gelen bir rant imparatorluğunun da kapitalist pazara eklemlenmesinde ciddi sorunlar yaratması dolayısıyla tasfiye edilmesi acil bir ihtiyaç olarak kendisini dayatmakta ve Erdoğan sonrası TÜSİAD merkezli bir restorasyonun mimarisi üzerinde şimdiden düşünülmektedir. Bir zamanların ünlü Güney Kore modelinin ilham kaynağı olması muhtemeldir. Ordu destekli ve batı yetiştirmesi bir ‘beyin takımı’ eliyle uygulanacak bir ‘ekonomik küçülme’ paketiyle Türkiye’nin sisteme entegre edilmeye çalışılması en muhtemel senaryo gibi gözüküyor.

Demek ki Kürt Özgürlük Hareketi ve onun HDP saflarında buluştuğu ve giderek genişleyen devrimci demokratik halk muhalefeti, emperyalist planlarda yine ‘düşman kuvvet’ olarak işaretlenmiştir. Bunda şaşılacak, hayıflanacak bir durum yoktur. Ancak tarih böylesi planların suya düştüğü pek çok örnekle doludur. Tek yol irade ve bilinç zaafına düşmemektir.

  Cenap ÖZEK