Önce Zülküf Gezen’in cenazesini kaçırdılar. İstanbul’da ailesinden kaçırarak, korsanvari bir şekilde Amed’e getirildi. Polis müdürü burada HDP’li vekillere “Ben devletim, devlet kararı var, cenazeye katılamazsınız” dedi.

Sonra, Zülküf Gezen’den günler sonra İmralı tecrit ve işkence sistemine karşı fedai eylem yapan Ayten Beçet’in cenazesini kaçırdılar. Aile İstanbul’a ulaşmadan cenazeyi Antep’e zorla yola çıkardılar. Babasını şehir girişinde alıkoyup zorla mezarlığa götürdüler. Zifiri karanlıkta, polis ve jandarma ablukasında aileye zorla evlatlarını toprağa verdirttiler. Bir operasyon havasında.

Bir gün sonra ise zindanda fedai eylemi yapan üçüncü açlık grevi eylemcisi Ayten Beçet’in cenazesine el koydular. Cenazeyi aileye vermeyip jandarmaya teslim ettiler. Cenazenin toprağa verileceği köye girişleri yasaklayıp zırhlı araçlarla yolu trafiğe kapattılar. Beçet’in cenazesi böylece az sayıda aile bireyinin katılımıyla, jandarma ablukası altında, yine zifiri karanlıkta defnedildi.

Faşist Türk devleti, Kürt ailelerinin yas hakkını da gasp ederek sadece acılarına acı katmayı amaçlamıyor. Ki çoğalan acıdan çok öfkedir. “Ben devletim” diyerek her türlü üstünlüğü taslayan sömürgeci, halkın öz iradesini oluşturan vekilleri şiddetle cenazeye yakınlaştırmayarak sadece soysuzun “onlar terörist” söylemini uygulamış olmuyor.

Geçmişte tabutlara bile tazyikli su sıkmış, gaz bombası atmış Türk faşizminin Kürdistan’daki cenaze korkusunun çok daha derin bir anlamı vardır. Çünkü sömürgecilik koşullarında Kürdistan’da şehitler gerçeği ölümden ziyade yaşamı simgeler. Çünkü özgür yaşama büyük bağlılığı, “yaşamı, uğruna ölecek kadar sevme” felsefesini ve bu felsefenin mücadeleye dönüşmüş halini temsil eder. Ölümün felsefesi değil bu. Ama ölümlerden yaşam yaratmaya, ölümü göze alarak yaşamı savunmaya mecbur bırakılmış bir halkın direniş diyalektiğidir.

Sömürgeci devletin halkın en seçkin evlatlarının toprağa verildiği şehitlikleri dozerlerle yıkmasının altında yatan gerçek bu. Mezardan cenazeler çıkarıp Kürdistan’dan İstanbul’a kaçırtmasının, cenaze rehin almasının sebebi bu. Çünkü onlar ölü değil. Onlar, sömürgeci devletin öldüremedikleri, yok edemedikleridir. Onlar, giderken geride kalanları eksilten değil çoğaltanlardır. Keşke onlar hiç çoğalmasaydı. Bugün Leyla Güven öncülüğünde dalga dalga yayılan, yüzyılımızın en büyük açlık grevi direnişi de bunun içindir. Binlerin uğruna canını vermeye hazır olduğu bir yaşam savunusu. O binlerin etrafındakiler çoğaldıkça yaşam büyüyecek.

Savunulan yaşamsa, sadece hayatta kalmak anlamında değildir. Yaşanacak bir yaşama sahip olmak içindir bu direniş. Onurlu, özgür bir yaşam için. İmralı tecrit ve işkence sisteminde rehin tutulan Önder Abdullah Öcalan’ın “Ey hayat, ya seni onurlu ve özgür yaşayacağım ya da hiç yaşanmamış sayacağım” sözleri bunu ifade eder.

Faşist devlet işte bundan korkuyor. Cenazeleri kaçırıp, zifiri karanlıkta, abluka altında zorla gömdürmesi bundan. Cenazelere bile jandarma-polis operasyonu düzenlemesi bundan. Kürdün vejîn felsefesini biliyor. Öyleyse sömürgeciliği boşa çıkarmanın tek yolu, özgür yaşamı savunmak, bunun için direnmektir.