“Gölgem yok say yüreğimi kanatanları. Mil çek gözlerime, görmeyeyim el ele tutuşup ölüme giden yavrumu. 

Görmeyeyim gün be gün çoğalan ufacık mezarları. Gölgem, söyle neresinden öpeyim paramparça 

bedeniyle toprağa sırladığım yavrumu?” 


Bazıları için zaman Tanrı’dır. Çünkü yaratmanın ve öldürmenin mekanla örtüştüğü yer ve duyusal hafızada kaydedilenlerin izlerinin hep var olduğu bir dünyadır orası. Onun için zaman benim de Tanrı’mdır. 

Ölüm ve yaratıcılığın, acı ve sevincin hep var olduğu dünyamdır. Belki de ölümü gördüğüm, sevdiklerimin kanını avuçladığım için öyledir. Hain ve korkak kontraların gözlerimin önünde aldıkları o canın ruhumda bıraktığı izleri ise hiç silmedim. Her acıya gark olduğumda da eşimin annesinin yanan yüreğini gözlerinden okudum. Çocukları katledilen anaların acısını kendi acım bildim. Bunu bilerek mi yaptım, kendiliğinden mi oldu, bilmiyorum. Gerçi bu hain eylemler yaşadığımız coğrafyada hiç bitmedi ve her faili meçhulde zaman beni hep aynı yere, Silvan’a, o kanlı acılı coğrafyaya geri götürdü. Ölümü hep yeniden yeniden yaşadım. 

   Yüreğimde kaç ölüm birikti, bilmiyorum artık. Her ölümde boğazıma düğümlenen hıçkırıklar kireçlenmiş damarlarımı patlatırcasına yankılanırken, ruhum hep zamana sığındı. Zaman tanrımdı benim, ben ona koştukça o bana yaşamı ve ölümü gösterdi. "Yaşa" dedi bana. Yaşarken nerede duracağımı, kiminle yürüyeceğimi öğretti.

George Bernard Shaw’ın Don Kişot için söylediklerini her okuduğumda “Okumak, Don Kişot’u centilmen ve bilge yaptı. Onu delirten, okuduklarına inanmasıydı” cümlesi. Sadece okuduklarına ve kendine söylenen şeylere inananların neler yapabileceklerine çoğu zaman korku ile baktım ve inançları için kafa koparanları ve her türlü öldürme yöntemlerini deneyen bu katil ruhları lanetledim. Ama inandığı için Giordano Bruno’yu, Hallac-ı Mansur'u, Nesimi’yi… ise hep baş köşeye koydum. 

Benim tanrım zamandı ve o, "öldürmeyin" diyordu. Barbarların tanrısı ise "öldürün, sizden olmayanı, sizin gibi düşünmeyeni öldürün" diyordu. Çünkü yaşamak ölmekten ve öldürmekten daha zordur. Belki de bu bize genetik bir mirastı. Çünkü babalarını öldürüp etini yiyen erkek çocukların olduğu bir gen haritasından geliyoruz. Onun için belki erkekler öldürmeye, kadınlar yaşatmaya programlı. Yine Cahiliye Devrinde kız çocukların diri diri toprağa gömülmesi de bundan olsa gerek. Onun için çocuklar öldürüldüğünde duyduğum acı, benim ve diğer kadınların yüreğini hep daha  fazla acıttı diye düşünüyorum. 

Ruhumda kadınlar ağlıyor. Hiç susmadan ağlıyorlar, zaman bu kadınların da tanrısı; yıllardır meydanlarda Cumartesi Anneleri, mezarlıklarda, zindan ve adliye kapılarında hep aynı şeyi haykırıyorlar “Yaşasın hayat!”

İnanmak, bu kadınları Don Kişot gibi hezeyana gördürmedi. Onlar varlıkları bilinen ve devlet tarafından korunan ve kollanan görünmeyen katillerle savaştı ve hala savaşıyorlar. Kim bilir bu kirli savaş daha ne kadar can yakacak!

Pirsûs Katliamı ile birlikte acılı, gözü yaşlı kadınlara yenileri eklendi. Onlar da benim gibi yıllardır peşinde olduğum bu gölge katillerin peşine düştü. Kendilerini kanla var edenlerin dünyasında bu gölge katillerin çoğalacağını elbette kadınların hepsi biliyordu. Onun için hiç susmadılar ve susmayacaklar çünkü Pirsûs’un son olmayacağını biliyorlar. 

Evet, Pirsûs’un çocukları da okuduklarına inandı. Onların hümanist yürekleri oyuncak taşıdı zamanın tanrısına. Gölgenin katilleri onların inançlarına ve oyuncaklarına kıydı. Katil gen, o güzel yürekli insanları ve çocukları aramızdan aldı. Halife olmaya soyunan ruh, onları katlederek fildişi kuleye basamak yaptı.

Ölümün yaşamı alt ettiği zamanlardan geçiyoruz. Katil genleri alt edemeyen hümanist anne ve babaların çığlıklarını ve çaresizliklerini duyuyoruz hep birlikte. 

Dilerim bu hümanist annelerin çocuklarının ileride ortaya çıkacak “katil genleri” alt etmek için kopmasına izin vermediği duygusal kordon bağı mücadelesi, başarı ile sonuçlanır. Aksi takdirde bu “Gordion Düğümü”nü kesenler, katil ruhları hep azat edecek ve gölge katiller hep aramızda olmaya devam edecek.  

Srebrenica Katliamı'nda beynime mühürlenen küçük çocuğun şu cümlesi de hiç silinmiyor. “Çocukları küçük kurşunla öldürürler değil mi anne?” Çocukların dünyasında gölge katillerin küçük mermileri var. Onlar da ölmekten korkmuyor. Sadece büyükler gibi onları öldüren büyük kurşunlarla ölmek istemiyorlar. 

Yazık ki onların dünyasını kana boyayan yine büyükler. Türkiye’de de gölge katiller bırakın küçük kurşun kullanmayı, tanklarla, bombalarla öldürüyorlar çocukları. 

Kendi adıma hiçbir zaman acıları yarıştırmayı sevmedim. Srebrenica’daki çocuğun acısı da Kürdistan’daki çocuğun acısı da aynı.  

Ama şunu asla unutmayın; “Küçük kurşunlarla ölmek isteyen” Srebrenica’daki çocuk ile panzer, bomba ve daha nice yöntemler kullanarak öldürdükleriniz ve onların yakınlarının ruhlarına bıraktığınız korku ve acı bir gün sizi delirtecek. Hepiniz bu sapkın inançlarınızdan dolayı hezeyanlar içinde kıvranacaksınız. Çocukların tanrısı da zamandır, büyümelerine izin verelim!