Sartre, "hepimiz katiliz" derken, insanın bir olanağı olan vicdanının körelmesinden söz eder. Bu körleşmeyi daha önce fark eden Alman filozof Fichte, "Vicdanınıza göre eylemde bulunun" demiştir.
Şimdi ise insanlara ve içinde yaşadığı ilişkilere taş muamelesi yapan bir kişilik tipi ile karşı karşıyayız. Modernitenin yarattığı her şeyi anında tüketen bu kişilik tipi vicdanı bir kenara bırakmıştır. Onun içindir ki "Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler" ilkesi bu şizoid tipin de ilkesi olmuştur. İç sesi olan vicdanını yitiren bu insan pusulasını kaybetmiştir. Elbette bu tip patolojik beyin hasarlarından ötürü bu durumda değildir. Bu tipin beynindeki nöronlar sağlamdır ama bu durumda olması, olsa olsa yazılım hatası olabilir sadece. Yaptığımız eylemlerde çoğu zaman hakikatten yana tavır alarak yerinde doğru değerlendirme ve eylemlerde bulunmamızı sağlayan vicdan, bu yazılım hatası tip için sadece yufka yürekliliktir.
Eylemlerin üst ilkesi ve bir insan değeri olan vicdanın çağımızda insan ruhunda taşlaşması karşısında çağımız edebiyat ve sanatın da rolü çok fazladır aslında. Hız ve tüketim adına yazılım hatası taşların (Modernitenin insan tipi) yaratılmasında bu iki alan da insanın kolektif bilinç dışını bir kenara bırakmış, onun sadece dışa yansıyan görüntüsüne odaklanmıştır. Bu ise kendisinden memnun olmayan, yaratma cesaretinden uzak ve sadece yaşamın sonuna biraz daha yaklaşmak için hayatını eğlentilerle yapılandıran birini karşımıza dikmiştir. Önündeki acılara gözleri kapalı olan bu tip, ölüme muazzam kaleler ve saraylar bırakmıştır. Onun için de hep kaygılıdır ve vicdanın kaygı ile baş etme gücünden habersiz yitip gidecektir.
Onun için çağımız edebiyatına, Antik Çağ’ın trajedisine yeniden bakmalıdır. Ben kendi adıma trajik çağa bakarak hayata tutunmaya ve yaratılarıma yön vermeye çabalıyorum. İçimizdeki trajik olanı vicdan ile çözmeye çalışıyorum. Cezasını bilerek suç işleyen Prometheus’u ve İkarus’u daha iyi anlıyorum. İşte bunun için insanı ve yaşamı konu alan edebiyatın vicdanla yakın, hatta kopmaz bir ilişkisi olduğunu düşünüyorum.
Nedense savaşların ve çatışmaların eksik olmadığı coğrafyamızda savaş çanları çalmaya başladığında ya da rekabet başladığı zaman, vicdan adeta buharlaşır ve vicdanın yerini tabular alır. Gündüz gözüyle elinde fenerle Sinop sokaklarında insan arayan Diyojen "deli" olur. Ya da yakın tarihimizde 1915-16 yılında Anadolu’da yaşanan Ermeni, Süryani, Êzîdî, Kürt trajedisine ad koyduğumuzda da aynı tabu karşımıza dikilir.
Bu dilsiz iblislerin tabularla karşımıza dikilmelerinin elbette yadırganacak tarafları yok. Sadece bunların bunu edebiyat ve sanat tavrı adına yapmaları ve tabularının aslında başka bir tabuyu yıktıktan sonra tabulaştıklarını görmemeleri olsa gerek. Yani bir anlamda vicdanlarının taşlaşmasıdır bu durum.
Peki, vicdanı, sorumluluk duygusunu, adalet duygusunu bir tarafa bıraksaydık, bizim dışımızdaki canlılardan farkımız olabilir miydi? Anadolu’da gömülme hakları ellerinden alınan milyonlarca ölümün ve trajik olayın romanlarımıza, şiirlerimize yok denecek kadar az yansıması tuhaf değil mi ya da yazarların bu soykırım karşısında vicdansız olması?
Bir edebiyat eserinde yarattığımız kahramanlarımızda en onulmaz yara gibi titreyip duran vicdan, kanunları dinlemek zorunda mı? Aslında sorun yarattığınız kahramanınızın cinayet işlerken sahip olduğu vicdan ve adalet duygusu ile cinayet işlemesinde yatıyor. Çünkü bu eylem bazen değer koruyabildiği gibi harcayabilir de. Steinbeck’in 'Fareler ve İnsanlar' romanı buna çok güzel bir örnektir.
Flaubert’in dünya klasikleri arasına giren romanı da Madam Bovary edebiyat için tutku ve vicdan sorgulamasına muhteşem bir örnektir. Madam Bovary; Toplumsal ahlak ve aile kapanına sıkışmış bir kadındır ama dizginleyemediği tutkusu ve vicdanı arasında gidip gelmiş ve çareyi ölüme koşmakta bulmuştur. Tutkularımız bizi körleştirirken, vicdanımız özgürleştirir. Özgürlük ölüme koşmaktır bazen, bu romanda vicdan acımasızdır ve tutkularının esiri olan kadın iyi-kötü arasında, ahlak kıskacında gidip gelir ve sonunda öl der yazarımız kahramanına. Edebiyat eserlerinin çoğunda kadın kahramanlar tutkuları, heyecanları, günahları, yasak aşkları arasında bocalarken, içlerindeki vicdanın sesi onları rahat bırakmaz ve yaşam yerine ölüme sürükler.
Dünya edebiyatının üstatlarından Tolstoy ise eserlerinde her zaman vicdanı romanın ana ekseni yapar. Tolstoy’un en önemli klasiği Anna Kareninna da olduğu gibi. Yazar kahramanına belki de hiçbir edebiyat eserinde olmadığı kadar vicdan azabı çektirir. Vicdanın ikiz kardeşi pişmanlık ve suçluluk duygusu Anna Kareninna’yı bir tren rayında paramparça eder. Nerede bir yasak ilişki varsa, nerede bir yalan varsa, mutlaka karşısına vicdan dikilir insanın.
Yine Tolstoy’un eseri Diriliş romanında da vicdan çıkar karşımıza. Geçmişte yaptığı hatalardan büyük pişmanlık duyan Nehludov, vicdan azabı çekmektedir. Bir coşkunluk anında hamile bıraktığı Katyuşa’nın suçsuz yere cezalandırıldığını duyunca kendini sorumlu tutar ve çektiği cezadan kurtulması için elinden geleni yapmaya karar verir. Tanıdığı tüm soylu kişilere başvurarak mahkemenin tekrar görülmesi için uğraşır. Çabaları sonuçsuz kalır. Nehludov, uzun uğraşlar sonucu hapishanede Katyuşa ile görüşmek için gerekli izni alır ama, Katyuşa geçmişte kendisini yüzüstü bırakan bu adama oldukça mesafeli davranır. Nehludov pişmanlığını belirtir, Katyuşa’nın suçsuzluğunu ispat etmek ve savunmasını yapmak istediğini söyler ve ikna etmeyi başarır.
Katyuşa’yı ziyaret ettiği günlerde ise cezaevinde yaşayan insanların içinde bulunduğu kötü koşullardan çok etkilenir. Artık fikirleri tamamen değişmiştir, o insanlara yardım etmek ister. Ve kahramanımız Nehludov genç yaşında gerçekleştirdiği eylemin pişmanlığıyla kıvranır yıllarca, içindeki vicdanın sesi hiç uyutmaz onu. Vicdan azabıyla geçen yıllardan sonra vicdanı dikilir karşısına ve Nehludov bu azaptan kurtulmak için elinden geleni yapar. Katyuşa’yı kurtardığı gibi kendisi de doğru yolu bulur romanın sonunda.
Olan ve olasılıklar üzerine kurgulanan edebiyat eserlerinde yazar, kahramanları vasıtasıyla bir cerrah edasıyla kendi vicdanına neşter atmaktan çekinmemelidir. Sanırım ülkemiz ve çağımız aydınlarının ya da yazarlarının birçoğunun yapamadığı şey ruhlarına neşter atma cesareti gösterememeleri ve yarattıkları tabuların köleleri olmalarıdır. Önlerinde acı çeken bir dünya varken, buna gözlerini kapamaları Raskolnikov’un baltasını unutmalarıdır.