Türk devleti, hiç bir zaman çete olmaktan çıkıp devlet olamadı ki polisi, hırsızı, katili, soyguncuyu kovalayan hak, hukuk, adaletin arayıcısı, gerçek polis olsun!..

Polis, kim iktidardaysa, ona hizmet sundu. Onun adına toplumu bastırma, sindirme görevi yürüttü. Kaymak çalanların çıkar bekçisi, iktidar kalesinin muhafızı doldu.

Kendisine biçilen görevle, askerlerin girmediği sehir sokaklarında "iç düşman" muhalifleri kovalayıp kurşunladı, cop salladı, zehirli gaz sıktı, sonra yara-bere içindeki insanların mahkumiyeti için, yargıya delil üretti.

Gerektiğinde toparlamak için, düşmanı tek tek sıralayarak fişledi.

Bu arada, "vatana, millete hizmet tertibinden" suçtan muaf tutuldu. Cinayetlere, birer kılıf geçirildi. İşkence tezgahında can verenler, duvardan düştü, pencereden atladı, hücrede kendini astı, kaçarken dur ihtarına uymadığı için vuruldu oluyordu.

AKP (Erdoğan) rejimi, polisi, güvenmediği, darbe yapıp gırtlağına sarılacağından koktuğu orduya karşı, alternatif olarak donatmaya başladı.

Polisi, ilk defa baskın gücü olarak kullandı. Darbeci Ergenekon örgütünü dağıtma adına, generalleri tutuklatmış, ardından ordudan doğan boşluğu doldurmak üzere, Kürdistan’da cepheye sürmüştü.

Erdoğan 15 Temmuz’da, polisi ikinci kez, askerlere karşı, caydırıcı güç olarak öne sürdü. 20 Temmuz’da, başını çektiği darbede muhaliflerini toplamada kullandı.  

Polis-asker ve öteki çeteler karmasının Kürdistan’da yarattığı manzara, tam anlamıyla Faşizmin ağzına layıktı. Sur’da, Lice’de, Cizre’de, Şırnak, Nusaybin ve bütün Botan’da, ilk defa İslamo-Faşizmin (Nusra ve IŞİD) naraları belirgin olarak duyulmaya başlandı.  

Irak ve Suriye’de, bunlarla işbirliği yapan TC, kanlı gölgelerini Kürtlerin üstüne sürmüştü.

Bu, dindar ve kindar yeni ordu yapılanmasıydı. Bir söylentiye göre camiler, kadro seçme merkezlerine dönüştürülmüştü.

Din ve mezhep üzere, yeni düşmanlık tohumları ekiliyordu. Cumhurbaşkanı, Başbakan ve tekmil iktidar seçkinlerinin ağzında "ölüme özendirme" sloganları fışkırıyordu.

İktidara hizmet yolunda ölmek, şehit olmaktı. Şehitler ise, kainat güzellerinin (Huriler) sallana sallana ortalıkta dolandığı, türlü türlü yiyeceklerin yan yana sıralandığı, musluklarda su yerine, bu dünyada haram sayılan şarapların aktığı cennete varmak, orada yaşamaya hak kazanmak demekti.

Kimileri, "haydi bırakın bu dünyada sürünmeyi, cennet treni kalkıyor" anlamında, şehitliği gönüllere çakarken, hırsızı, katili, dolandırıcısı, kalpazanı da cennetlik olmak için sıraya giriyorlardı.

Ama kimse cephesine sürüldüğü savaşın, cennetlik olmadığını aklına bile getirmiyordu. Cennet adayları, bir yudumluk özgürlük için savaşan Kürtlerin üstüne yollanıyorlardı. Bu haksız, hukuksuz bir savaştı. Haksız savaşta, hele hele Müslümana eziyet, Müslümanı köle elde tutma yolunda ölüm asla cennetlik değildi.

Öbür yanda, cennet simsarlarının kızları, oğulları ve damatları bu dünyada cenneti yaşamak için, servetlerine yeni servetler ekliyorlardı. Bir asker, ayda 75 lira maaş ile cepheye giderken, Erdoğan’ın küçük damadı, yalnızca bir parti silah (hava aracı) satışından, 36 milyon doları cebine indiriyordu. Bilal oğluna ise durmadan halka ait araziler yağıyordu.

Büyük damat, yoktan petrol Kralı ve Petrol Bakanıydı.

Bu arada cennet pazarlayanların dümenine çomak sokan çıkarsa, anında dış düşmana hizmet veren düşman ilan ediliyordu.

Yalan-dolan dolambacına Kürtler, yüz yıllık sıralamada, hala birinci derecede iç düşmandı. Zaman zaman yanlarına katılan sol, artık tehlike olmaktan çıkmış tedavülünden kalkmıştı. Yeni yalların yalanlar taklacılığında, yerine Fethullah Gülen teşkilatı monte edilmişti.  

Kürtlere yüklenemeyen suç ve olgular, onun boynuna asılıyordu. Bazı hallerde, göğü gürlettip, sağanak yağışlarla seller koparan da oydu.

İki yüz yıldır, bir soluk özgürlük için savaşan Kürtleri bile dağlara salan, onlara yardım ve yataklık eden yine oydu.

Son olarak, zaten köşeye sıkışmış, yere yuvarlanmış, can derdine düşmüş haldeyken, kendilerine ne kazandıracaksa artık, durup dururken Ruslara saldıran, Ankara elçisi Andrei Karlov’u öldürten olarak gösteriliyordu.

Katil, Berk adında bir polisti. Karlov’a, bir değil, 9 tane kurşun sıkmıştı. Bir yandan da, davasına adanmış bir militan olarak, El Kaide’nin Suriye kolu El Nusra’nın sloganını haykıran (hem de Arapça) katil, doğum yeri nedeniyle Kürtlere yamandığı için Fethullahçı yapılmıştı. (Nitekim, Nusra dün yayımladığı bir bildiriyle, cinayeti üstleniyordu.)

Nusracılar da Erdoğan gibi cennet vaadiyle ölümü kutsuyordu. Öldürme yolunda ölenler cennetlikti. Karlov’un katili bu soydandı. Kurşun sıkarken cennete gideceği inancıyla sağ yakalanmayacağını haykırıyor, olmalıydı.

Bir kaç gün önce de, bir meslektaşı HDP’nin yakıldığı çatıdan düşmüş, Erdoğan rejimi onu Cennetlik (şehit) ilan etmişti. Kundakçı ve cennet, hadi bakalım…

Her neyse cinayeti Fethullah’a havale edenler, bir hafta önce, Rus elçiliği ve konsoloslukları önünde, Nusra’ya destek çıkıyor, Putin’in Halep katili olduğunu bağırıyorlardı. Polis Berk, bu bağrışçılar arasında mı, ruhunu ölüme hazırladı, bilinmez, ama kalpazana, hırsıza kanıp ruhunu kaptıran, canını veriyor…