Cizre Belediye Başkan yardımcısı Hanım Onur, hiç bir Türk’ün köyüne, bostanına, tarla, tapanına zarar vermemiş, Türk dilini yasaklamamış, kimliğine, kişiliğine dokunmamış, ama yine “terörist” mahpus, Solin’in de annesiydi. Salı günü yazımı yazarken, henüz hapisteydi.

Solin, güzel değil, yanakları, dudakları, bütün yüzü ve mavi bakan gözlerinin içiyle gülen, güzeller güzeli bir çocuk, daha derguş (bebek) çağından beri ağır hasta, annesi tutuklu, babası da firariydi. Hastalığı, tedavi kabul etmez hale gelip, vicdanlar ayağa kalkınca, “bizde de insanlık bulunur” gösterisiyle, anneyi evde rehine şartıyla salındıklarında, (Aynı gece evi yeniden baskına uğramış, geceyi karakolda geçirmişti) yazımı geçmiştim. Ama düzeltme, değişiklik yapma gereği duymadım. Çünkü Hanım Onur, hayatı çalınmış, rehin alınmış Kürtlerden bir örnekti. İçerde, farklılıklar hariç, onunkine benzer ağır sorunlarla boğuşan kadını, erkeğiyle binlerce Kürt vardı.
Hanım Onur, pek çoğuna göre şanslıydı. En azında, geride kalan çocukları aç değildi. Onlara bakan bir ailesi vardı. Ya açlık çeken, kirasını ödeyemeyen yoksullar…
Bu açıklamadan sonra devam edersek, “maksat Kürtlerle Türkler arasında barış olsun” tahtaravallisi inip kalkıyor.
Türke Türk propagandasıyla meşgul olanlar, Kürt gerilla güçlerinin silahlarını teslim ve ellerini kelepçeye uzatma hazır olduklarını söylüyorlar. Uzatmadan, dolaylı lafa girmeden söyleyeyim: bu bir imkansız.
Çünkü gerilla gücü, resmen ilan edilmemiş bir devletin ordusu. Sorumluluk alanları da dört parça Kürdistan. Devletleşmeyi lağvetleri için sebep bulunmadığı gibi, düşünmek bile, bu aşamadan sonra imkansız.
Bu gerçeğin tesbitinden sonra, yüz yıllık bir kan davası olan Kürdistan sorununun halli sözkonusu olunca, Türk Başbakanında bir kibir ki, yüksekliğine erişilemiyordu. “Bize has” diyor ve yer yüzündeki anlaşmazlıkların halli tarihinde ilk defa, karşı taraftan kimin masaya oturacağına, güçlü olarak kendisi karar veriyordu.  
“Biz has” olgusu, böylece yer yüzü garabetliklerine, öteki anlatımla garip olayların evrensel tarihine, “Türk tipi müzakere” olarak not ediliyordu.  
Dünyanın gerisinden gelip, gülümseten “Türk işi ilkler”den bir başkasıydı, bu. Hasan Cemal’in deyimiyle, bu “kafa karışıklığı” yaratma oyunu, yani göbek havalarının “Kürtleri birbirine düşürme” dansıydı.
Fakat Kürtler, “bizim için kişi önemli değildir” açıklamasıyla tuzağı bozuyorlardı.
Fakat, “görüşmelere geçildi” başlığı altında, başka türlü “gaipten haberler” havalar estiriliyor, durumdan görev çıkaran kimileri Kürtlere, adeta “efendinin bağışıyla yetinin” öğüdünde bulunuyorlardı. Kürt dili yasak, ülkenin adı kayıp, kimliği, statüsü yok, ama vaziyet falcıları “ret, inkar, asimilasyon kalmadı”yı müjdeliyor, Kürtleri, “Türkiye’ye hizmeti ihmal etmekle” suçluyor, ardından “Türkiye için çalışın” naraları patlatıyorlardı.
Oysa gerçeğin dokusu, başka yerdeydi. Kürtler yasak altında. Dağlar yasak. Üretim kesik. Dün, koyun kesenler, bugün gramla et satın alıyorlar, bulabilirlerse. Kürt et yiyemiyor, ama Türk de bulamıyor. Et altın fiyatında. Çetecilik bu hale getirdi “Türkiye için çalışma”yı.
Sendikalarda görev alan Kürtler, “sızdılar” denilerek temizleniyor, amelelik yapmak isteyenler makbul olmadığına dair fişleme dikiliyordu. Karadeniz şeridine giden Kürtler şehirlere sokulmuyordu. Bazı üniversitelerde öğrencileri, eli satırlı vahşi ırkçıların saldırısına uğruyor, yolda yürüyen Kürt kimlik yoklamasından sonra polisçe tutuklanıyor, kokudan kaçan kurşunla durduruluyor, yağmacılar Kürt mahallelerini kuşatıyor, “zulüm bitsin” diyenler terörist, siyaset yapanlar, rehineliği iki kere hak eden KCK’lı terörist, barış isteyenler bölücü oluyordu. Yaninin yanisiyle, kendini inkar etmeyen, Mehmet Metinerleşmeyen, Galip Ensarioğlu, Sezgin Tanrıkulu kırasına (gömleği) girmeyen makbul Kürt sayılmıyordu. Onun için “görüşmeler başladı, inkar, asimilasyon, kimlik reddi kalmadı, Kürtler artık Türkiye için çalışsın” diyenler, ırkçılığın vandal dalgalarını inkarla kalıyorlardı.  
Üstelik din, iman örtüsü altında yalan, dolanın bini bir para, cinayetler tam gazdı. Diyarbakır’da, “zulüm bitsin, ülkemize barış gelsin” demek için sokağa çıkan, 19 yaşındaki Şahin Öner adındaki Kürt genci, polislerin zırhlı araçlarının geçişinden sonra, yerde ölü bulunuyor, çok dindarlıktan bize ağlama numaraları yapan dincinin haber kumpanyası, “polise atmak istediği bomba elinde patladı ve parçalandı” yapıyordu.
Dincinin ölüye iftira atmasına, muhbir kesilmesine, yalan söylemesine şaşmadık. Bunu hep yapıyorlar. Bildikleri bu, kazanç yolları budur. Sevap diyerek topladıkları fitreleri, zekatları çaldıklarını, faizsiz, helal kazanç adına insanları dolandırdıklarını da, yalan üreten ajanslar, yayan televizyon ve gazeteler kurduklarını da biliyoruz.
Onların sevdiği “gözü açıklar” dünyasının çeteciliğidir, bu. Eteğini yellendirerek ortalıkta dolaşan ve kendi çetesini kuran, ertesi gün deveyi üstündeki çul, çaput, hamuduyla yutuyor. Dini tabela altında ülkeyi ele geçiriyor, uluslararası dayanışmanın Libya, Suriye sahalarında, Allahu ekber nidaları arasında sokakta ırza geçiyor insan kesiyorlar.
Çetecilik amaç, din, iman dolambacı ve demokrasi teferruat…
Ha, Suriye sınırındaki Cilvegözü’nde patlayan bomba mı?
Recep Tayyip, Yalçın Akdoğan, Ahmet Davutoğlu’nun öncülüğünde ve geriden gelerek gaz veren Taha Akyol’un suflörlüğünde Osmanlı ruhunu diriltecek, bölgenin lider devleti olacaktı. Bu gazla Suriye’ye daldılar. Resmen ilan edilmemiş savaşla dinci çeteleri içeriye daldırdılar…
Kimin eli, kimin cebimde belli değil, artık. Bombanın kimden geldiği de…