Sahne, 1946’da bir İskandinav gazetesi için Almanya’ya röportaj yapmaya giden Stig Dagerman’ın aktardığı bir tren yolculuğunda geçiyor. Havadan bombalanarak yok edilmiş kentlerin, kasabaların arasından ağır ağır ilerleyen vagonun camsız pencerelerinden hiçbir Alman dışarıya bakmıyormuş. Yazarın bir yabancı olduğunu, seyrettiğini görerek anlamışlar. O trenin bir benzerine, yıllar sonra Lars von Trier’in; Europa filminde binecektik…
Dagerman’ın yüküne dayanamayarak kısa kestiği hayatında Almanya yolculuğunun yarattığı bungunluğun ek payı olmuş muydu bilemiyorum. Bu anekdota W. G. Sebald’in “Hava Savaşı ve Edebiyat” başlıklı üç konferansının metinlerini derlediği kitabında rastlamak mümkündür. Sebald’in “Hava Savaşı ve Edebiyat” konferansları derin bir soruşturma alanını enine boyuna katederken gözü pek bir çıkış yapıyor. Shoah’ın 2. Dünya Savaşı’nın ve sonuçlarının sorumluluğu altında tek umarlarının susmak olduğunu görmüş Almanların. Başkalarına ödettikleri amansız bedel karşısında kilitlenip kalmalarının, kendi ödedikleri bedel bağlamında söz alamaz duruma gelmelerinin yarattığı sorunları bir bir işliyor Sebald!
Her şeyin üstüne giden Edebiyat, gerçekten de Auschwitz’den sonra susmuş muydu? Tepeden tırnağa yıkılan büyük Alman kentlerini, haritadan silinecek ölçüde tarumar edilen yüzlerce kasabayı, köyü, çoluk çocuk, yaşlı kadın, yüzbinlerce sivilin ölümüne yol açan bombardıman yağmurunun arkasındaki karar mekanizmasını, zihniyet karmaşmasını Royal Air Force arşivlerinden, Imperial War Museum’daki ses kayıtlarından hareketle yansıtıyor Sebald. Bizim uzaktakilerin olsa olsa Rossellini’nin Almanya Yıl Sıfır’ından kimi sahnelerini tanıdığımız dehşet tablosunun, bir tür Bosch cehenneminin ortasına bırakıyor okuru.
Bir de Edebiyat’ın oysa susmamış olduğunu gösteriyor; H.Böll’ün yazılışından kırk yıl sonra yayımlanabilen Sessizlik Meleği, Nossack’in Yıkılma’sı, Kasack’ın Nehrin Ötesindeki Kent’i, Kluge ve Arno Schmidt başta olmak üzere temel yazınsal kaynakları işaretlerken, her birinden çekip çıkardığı yılgı kesitleriyle, 20. yüzyılın büyük sivil enkazlarından birini olanca dayanılmazlığıyla canlandırıyor, yıkılan somut bir duvarın ardında kalmış, dokunulmaz kılınmış bir susku duvarını görmemizi sağlıyor.
Sebald’in kendi metnini kurarken seçip kullandığı parçalar ama cümle ama paragraf, yazınsal bütünlük yaratıyor okurda. Yanık izlerinden, her düş deposuna artacak simsiyah dumandan, ağır kokudan sözetmiyorum yalnızca; bunların ve benzeri ögelerin egemen olduğu bir atmosferin ertesi gün, tonlarca bomba altında taş taş üstünde kalmamış enkaz yığınlarında devam eden gerçekliği karşısında dumura uğruyor imgelem. Bizden engin zamanların ayırdığı yıkıntıların arasında dolaşmakla bir tutulası yanı yoktur o kavurucu deneyimin.
Bina yığınları altındaki cesetleri fareler, görülmedik irilikte kurtlar ve sinekler kuşatmıştır. Üstte, çatısı ve üç duvarı çökmüş bir evin, nasılsa öylece kalmış penceresinin camını sildiğine tanık olunur bir kadının. Bir başkasının, nereye gideceğini bilmeksizin tren istasyonuna gelen genç bir annenin bavulu açılır ve içindekiler perona savrulur; kızının oyuncaklarını ve kömürleşmiş küçük cesedini yanına aldığı anlaşılır!
Valery’nin “Bizler uygarlıkların ölümlü olduğunu biliyoruz” sözünü bir ok gibi yayına yerleştirdiği yıl, o kentlerin üzerindeki duman dağılıp gitmişti belki, gelgelelim yıkıntılar yerli yerindeydi. Onların, tarih bağlamında görece kısa bir zaman dilimi içinde, kimi nişaneler bırakıp kaldırılmalarını, yerlerini yepyeni, Yıl Sıfır’dan ve sıfırdan başlayarak inşa edilen yapıların ve kentlerin akıl sır ermez bir hızla almasını Kluge, bir bilinçaltı verimi olarak nitelendiriyor.
Böylece silinebilir miydi izler, unutulabilir miydi cehennem zamanları? Gravürler, suluboya resimler, yağlıboya tablolar, sepya fotoğraflar, siyah-beyaz kartpostallar ile çok sonra geri dönen görüntüler, imgeler bugün ortalama elli yaşında olanlar için ne anlama geliyordur, daha da genç olanlar için ne anlama geliyordur? Böyle soruların sessizlikle yanıtlanmasını daha çok “tarifsiz”in alanına girmeleriyle açıklama yanlısı oluyor insan. Edebiyat’tan, Felsefe’den beklenen biraz da bu tarifsizliğin altından, tarif yeteneğini kullananlarca kalkılmasıdır.
Uygarlıkların ölümlülüğünü anlamak, yaşananlardan öğrenilen şey. Bunu anlamanın yaşanılanları anlamak demeye gelmediğini kavramakta asıl güçlük. Sebald’in kitabını, Oe’nin Hiroşima Notları’nı okurken insanın çarpacağı duvarlar bir bakıma sınırlarını ve sınırlılığını gösterecektir herkese… Bir bölüğü sıcağı sıcağına, bir bölüğüyse duman ve koku dağıldıktan sonra yazılmış tanıklık metinlerini kateden gotik görüntülerin tüyler ürpertici gerçekliğinin altından, bir adım geri çekilerek bakıldığında, doğanın devr-i daim sürecinin yansız sürekliliği görülüyor. Cesetlerin içinden yeni yaşam formlarının çıkmasını, insanı en üstün canlı saymamız, bu nedenle de kalıntıların çözülüşüne katlanamayışımız doğal bulmamızı engelliyor. Kabul etsek etmesek böyle. Oysa bizden artan enkaz, başka canlıların yaşam bulma alanı.
Başka bombardıman hedefine ulaştığında, arkasında bıraktığı yıkıntılarda şaşılası bir hızla hayat yoluna devam etmiş, olmadık yerlerden bitkiler, otlar, çiçekler fışkırmaya başlamıştı o ilkyaz günlerinde. Gidenler nereye gittiklerini bilmeksizin gitmişlerdi gerçi; kalanlar olmuştu, gidilesi yer, gidesi mecal bulamayanlar bu başıbozuk canlanışta, dirimin ölümü hiçe sayan bir gücü olduğunu saptayarak, el değmemiş bir umut kaynağına ulaştıklarını düşünmüş müydüler?
İkinci Dünya Savaşı ve bombalama denildiğinde, herhalde akla ilk gelen foto karelerinden bir tanesi; Richard Peter’in, Dresden kentini kadrajına aldığı o hüzün dolu ve bir o kadar da savaş dolu fotoğraftır. Üzerinde uzunca tartışmaların olduğu bu bombalama 13 ile 15 Şubat-1945 tarihinde Dresden kentini kelimenin tam anlamıyla yıkıma uğratmıştır. Peter’in çektiği fotoğrafta, şehrin belediye binasının tepesindeki “iyilik” adlı heykel ironik bir şekilde, barok şehirdeki yıkımı izlemektedir.
Kutsal kitap; “İncir ağacı, üzüm; bağlar, incir vermez” demişti. İnandıkları için yenik ve kırgın, ayakta kaldıkları için bir an sonra şükran duygularıyla dolu, yangın çiçeklerinin karşısında paradoks seline kapılmışlar mıydı?
Bütün yıkımların ardından, külünden doğan anka yumurtasını kırıp kafasını çıkardığında, bir başlangıcın sonuyla-sonun sonundan çıkan yeni bir başlangıcın ortasında şaşkın, etrafını kolaçan etmiş, organizmanın çalıştırdığı güdüler düzenine yeniden teslim olmuştu. Khmer tapınaklarına gidip çıplak gözle görme olanağını bulamayanların çoğu, tapınaklarla-dev yontularla sarmaş dolaş olmuş, nicedir symbiosis halinde yaşayan ağaçların fotoğraflarıyla karşı karşıya gelmiştir. Kendi haline terk edilmiş her harabeye, metruk yapıya sıçrar doğa, orada bir yaşam düzeni kurar. Texier’yi önceleyen seyyahların karakalem, suluboya çalışmalarında, bugün çoktan ayıklanmış Efes ve benzeri kadim kentlerde başıboş bitki örtüsünün hüküm sürdüğünü gözlemleriz.
Colosseum’la ilgili hazırlanan bir belgesel vardır. Bu belgesele göre bir botanik uzmanı o görkemli karkası kuşatan, iki bin yıldır sayısız polenden oluşmuş bir yeşil dokunun üzerinde çalışmaya vakfetmişti meslek yaşamını. Roma veya Colosseum’da iki bin yılı aşkın süredir yerinden kıpırdamamış, yüzyıllarca üstü toprakla, daha doğrusu zamanın bindirdiği yükle örtülü kaldıktan sonra açığa çıkarılmış o taş saltanatı, her köşede kendisini gösterir. İnsan dilediği yerde sınayabilir doğanın sarmaşık üslubunu!
Bugün dünyanın bütün toprak parçalarında savaşın izlerini taşıyan çeşitli yapıları gözlemlemekteyiz. Delik deşik duvarlar, kalıntılar ve doğada dahi yaşanan değişimler! Hepsi bizim eserimiz, bunu biz yarattık! Belki de Sartre bunu gördüğü için haykırıyordu; “Hepimiz Katiliz!” diye…
Almanya’da bombardıman iki büyük evreden oluşuyormuş; önce tonlarca yıkıcı bomba bırakıyormuş uçaklar, sonra yakıcı bombalara geliyormuş sıra. Dakikalara yayılan bir yılgı perdesini, kat kat inerken imgelemimde canlandırmaya çalışıyorum boş yere. Japonya’da, hibakuşaların ağzından-kaleminden derlenen deneyim tarifi örtüştüğü için; “Pika” (kör edici ışık) ve “Don” (korkunç ses) kelimelerini bitiştiren “pikadon” kavramına sığınıyor Oe! Yayılmayan, genişlemeyen, bir an içinde gerçekleşen dev bir darbe. Hiroşima Notları’ndan, ertesinde, saltık bir sessizliğin oluştuğunu öğreniyoruz. Ağır yaralılardan, yarıyarıya yanık, kör olmuş, organları lime lime olmuş insanlardan tek bir ses hecesi gelmemiş belli bir süre. Bu kolektif kilitlenmeyi betimlemeye, aktarmaya uğraşıyor yazar; onu yazarken eylemi içinde, bir kelimenin yerine bir başkasını, onun yerine bir başkasını, sonra bir başkasını koymayı denerken, tartarken, durup akarken, boşlukta süzülürken kurmaya uğraşıyorum… Olmuyor!
Herkes her savaş fotoğrafı karesini, bütün ölülerin, bütün insan harabesinin görsel karşılığını tek tek görebilseydi, bir şey değişecek miydi? İncir ağacı, üzüm vermeyecek kesinkes. Her şeyi görmeye gerek var mı? Otto Dix’in bir deseni, Grosz’un bir tablosu yeterdi iki ‘Dünya’ savaşının sonuçlarını okumak için-görmeye hazır kişinin gözünde. Belli ki yetmemiş!
Her defasında, kuşaktan kuşağa sıçrayan, aktarılan hastalıklar, ruh sönmeleri ya intihar ya acı; ne diyordu Shakeskpare: “…kelimeler, kelimeler. Yetmemiş!”