Bir Mexmûrlu’nun deyimiyle “ağaçların yaprakları gibi” askerler indiriliyordu Botan’a.

Köylerde kaç kapı, kaç çeşme, kaç sokak başı varsa cellatlarını dikiyorlardı başlarına. O “ilk kurşunun” atıldığı günden sonra “bataklığı kurutmak için” Türk devleti akla gelecek her türlü kötülüğü yaptı onlara.
İlk başta “köye giren yabancıları bize haber vereceksiniz” diyerek başlayan ‘gönüllü’ köy koruculuğu, 1987’de zorunlu bir tetikçiliğe dönüştürüldü. Botan halkına, koruculuğu kabul etmedikleri için bin bir zulüm reva görüldü.  
O günlere dair ne anlatılsa az, belki Mexmûrluların şu birkaç anlatımı tarif edebilir yaşananları:
 “Ben o zaman hamileydim. Beni elektriğe verdiler. Biliyorlardı öyle olacağını, çocuğum ölü doğdu.
…Yedi gece arka arkaya beni götürdüler karakola. Hamileydim. Elektrik verdiler. Dediler, bunu götürün askerlerin arasına atın. Yedinci gün öyle yaptılar. Ne yaptılarsa da benden bir şey öğrenemediler. O geceden şimdiye hep kaçıyorum…
…Hepimizi sıraya dizdiler. Koyunları taradılar, köpeği taradılar. Ahırda katır ve inekler de vardı, onlarla birlikte ateşe verdiler.
Tutuklandık. Kaç günlük işkenceden sonra bizi şehrin dışına attılar. Köylüler bizi buldu. Üzerimizde çöp yığınları vardı. Bizi ölü sanmışlardı.
…Silahların namlularını kadınların, çocukların ağzına sokuyorlardı. Kasaturalarını getirip ısıtıp, insanların ellerinin üzerine basıyorlardı. Söylenmeyecek türden işkenceler yaptılar.
…Beni karakola götürdüler, üç gün boyunca gözlerimi güneşe verdiler, dediler ‘silah alacak mısın? Bir silahı akrabalarından birine birini de sen kaldır’ dediler. Biz kaldırmadık.”
O’nun gibi binlerce Botanlı o silahı almadı ve 20 yıl sürecek göç yollarına düştüler.

Göçün başlangıcı

Güney Kürdistan’a ilk göç 1989 yılında başladı. Kitlesel olarak ise, Uludere’ye bağlı Zıravike köyünün 1993 Kasım ayında bombalanması ardından yaşandı.
Deyim yerindeyse, “yalın ayak, başı çıplak” yola koyuldular, sınırın hemen öbür tarafında Haftanin’e bağlı Beherê mıntıkasına yerleştiler:
“…Bir tek çocuklarının elini tutup da geldiler. Bu öyle kolay bir şey değil. Öyle birkaç aylığına şehre veya yaylaya gideceğim de, geri geleceğim gibi bir şey değil. Her şeyini bırakıp gelmişsin.
…Yerleştik ama nasıl yerleştik. Arazinin ortasındayız. Yaşam için hiçbir imkanın yok. Seni sıcaktan, soğuktan koruyacak hiçbir şey yok. Bir yorgan yok ki küçük çocukları içine koyasın.
… Bir çay bardağımız da yoktu. Bir battaniyemiz vardı. O da bir çocuğumuz daha sütteydi. Annesi o battaniyeyi de ona sarıyordu ki üşümesin…”
“İşkence ve zulme maruz kalan her birey sığınacak yer arama ve başka bir ülkeye sığınma hakkına sahiptir” diyen BM ise, toprağını terk etmek zorunda kalan Kürtleri “siyasi mülteci” olarak görmüyor, 3 ay sonunda sadece battaniye dağıtmayı yeterli buluyordu.
Botanlılar bu hakkı 12 Haziran 1994 yılında başlayan ve 28 gün süren açlık grevi sonunda elde ettiler.
Türk devletinin baskısından kaçsalar da, arazinin ortasında kalan bu binlerce Kürde devlet burada da rahat yüzü göstermedi.
28 Ocak 1994’te Zele kampı bombalandığında yaşamını yitiren 26 köylünün 7’si bu köylülerdendi.
15 Ağustos’un 10. yıldönümünde ise Türk savaş uçakları Botanlıların sığındığı Beherê mıntıkasını bombaladı.
8 Eylül’de ise ikinci hava saldırısı gerçekleşti. Behere ve Şeraniş kamplarının etrafı 2 uçak, 4 kobra helikopterle bombalandı. 


İkinci göç Berseve’ye
Bu ikinci bombardımandan sonra toplanıp tartıştılar. Yalnızdılar, BM’nin onları mülteci olarak kabul etmesi korunmalarına yetmiyordu.
10 Eylül’de yaklaşık 10 bin kişi Berseve’ye göç eder. Uzaklaştıkları yalnızca köyleri değildir. İnsanca yaşam da her göçte biraz daha uzaklaşacaktır onlardan.
Onların deyimiyle, su ihtiyaçlarını “Hayvanların bile içmediği” her tarafı açık bir çukura dolan su birikintisinden giderirler.
Hem BM, hem de Güney siyasi güçlerinin ambargosu altında yaşama tutunmaya çalışsalar da, kış kapıdadır.

Üçüncü göç Etruş’a

Kış arifesinde yeniden yollara düşerler. Bu kez durakları Gare Dağı ile Musul Ovası arasındaki Etruş’tur.
İki kampa ayrılırlar. Birincisi Etruş ikincisi de Geliyê Kıyamet; onların verdikleri adla “Şehit Eşref” ve “Şehit Azad” kampları.
Kendilerine bir yer bulmuşlardır bulmasına ama can kaybı için geç kalınmıştır; soğuklardan iki çocuk yaşamını yitirir.

Etruş’ta ambargo döneminde çocuk ölümleri

Üç ay erzağın gelmediği kamptaki durumu şöyle özetliyor aralarından biri:
“…Çay bardağıyla mercimek dağıtıyorlardı, ama ne yağ, ne ekmek, ne tuz hiçbir şey yok. O zaman çok sayıda çocuk öldü. Çünkü annelerin yiyeceği bir şey yoktu ki, çocuklarını süt versin.
…Un bitti. Bir şey kalmadı. Biraz koyun kalmıştı, o da açlıktan öldü. Kamptaydı. Biz doksan gün kendimize ekmek pişirmedik. Biraz kuru ekmek, eskiden kalmış ekmek. Hayvanlara verecektik. Onları getirip sıcak suda ıslatıp çocuklarımıza yediriyorduk.
… Komiteler gıdayı dağıtıyordu. Halkın içinde ittifak vardı. İki su bardağı varsa on iki kişilik bir ailede, diğer ailenin beş nüfusu varsa bir bardağını ona veriyordu. Birisinin akrabası varsa ona dört beş tencere geliyorsa, demiyordu ihtiyacım var önümüzdeki günlerde lazım olur demiyor, paylaşıyordu.”
Onlar yaşam savaşı veredursunlar, 1995 yılındaki Çelik operasyonu, KDP’nin bu operasyona katılmasıyla PKK tabanı olarak değerlendirilen kampa baskılar da arttı, ambargo daha da boyutlandı.
Geliyê Kıyamet kampına 12 Eylül günü düzenlenen saldırıda 5 Kürt,
bir gün sonra Etruş kampı sakinlerinin yaptıkları yürüyüşe yapılan silahlı saldırıda Zeynep Erdem hayatını kaybetti.
18 Eylül 1995’te ise bir başka saldırıda 4 mülteci daha yaşamını yitirdi.
‘Güvenli’ yer olarak gelip sığındıkları bu topraklarda çoğu Etruş kampı dönemi olmak üzere 50’ye yakın kişi Kürt örgütlerinin saldırılarında hayatını kaybetti.

Dördüncü göçle iki kamp birleştirildi

Çatışmalı geçen bir dönemin ardından kamp sakinlerinin BM heyetiyle yaptıkları görüşme sonrasında 1996 yılının Kasım ayında her iki kamp Etruş’ta toplandı.
Fakat bu sessizlik bir ay bile sürmedi. Aralık ortasında, kendisini ‘bağımsız’ bir kurum olarak gösteren BM, siyasi dengeler devreye girince kamptan çekilme kararı aldı. BM, sadece kamptan çekilmekle kalmıyor, yardımı kesiyor üstelik kampın da boşaltılmasını istiyordu.

Beşinci göç Ninova’ya

Bu, Etruşlu mültecilerin evlerinden uzakta, çadırlarda geçirecekleri üçüncü kıştı. Daha üç yılları dolmadan dört kez göç etmişlerdi. Şimdi onlardan istenen beşinci göçtü.   
BM’ye bağlı UNHCR’nin kamptan ayrılmasıyla tamamen saldırıya açık hale gelmişlerdi.
27 Şubat 1997’de Etruş kampı tekrar göç etmek zorunda kaldı.
Bu kez, Saddam’ın denetiminde olan Irak toprakları ile Güney Kürdistan arasındaki bir bölgeye, Ninova’ya yerleştiler.
Ninova mülteci kampında 1997 yazının ilk ayında toplam 34 çocuk ishal türü hastalıklardan öldü. BM, kamp genelinde aile başına sadece iki battaniye veriyordu.
Sadece açlık, hava koşulları değildi onları oradan oraya göçerten. En büyük sorunlarından biri de güvenlikti.

Altıncı göç Nahdara’ya
Türk ordusunun Duhok yakınlarında toplandığı bilgisini alınca, 13 Şubat 1998’de Ninova kampını bırakıp, göç etmeye karar verdiler. Hepsi yaklaşık üç km uzaktaki Nahdara’ya (Neh dara) yürüyerek ulaşmayı, sonrasında ise Soran bölgesine, Süleymaniye civarlarına gitmeyi düşünüyordu.
Nahdara’da Saddam’ın kontrol noktasına vardıklarında daha ileri gitmelerine izin verilmedi.
Kar ve yağmur yağışı altında çıktıkları yolculuğu anlatmak için yine sözü onlara bırakalım:
“Girdik bir vadiye, nasıl bir çamur belden yukarısına vuruyor. Bir aile geldi bize çadır açtılar. Biz onbir aile o çadırın altına girdik.  
Bazı yerlere gidiyordun, bakıyordun 40-50 kişi beş metre naylonun altındaydı. Böylesi bir durumdu. Çocuklar öldü, soğuktan. Battaniyeler içinde cenazeleri getirdiler.
…Bir de cenaze var bizimle. Şırnaklı bir kadın ölmüş, Ninova’da gömemedik Nahdara’ya getirdik. Öyle ki, insan cenazesini saklayamıyor.”
O gece 3’ü çocuk 2’si kadın toplam 5 kişi yaşamını yitirdi.
İki hafta boyunca araçların gelip onları almasını beklediler. Ninova’dan gelirken yanlarına aldıkları birkaç günlük yiyecekleri de bitmişti.
36’ıncı paralelin üstünde, mayın tarlaları arasında tam üç ay beklediler.

Son durak Mexmûr

23 Mayıs 1998’de yedinci göç başladı.
4 yılda yaşadıkları bunca zorluk, yitirdikleri insanlar, söze dökülmeyen onca trajedi ardından artık adına yaşamak diyecekleri koşulları hak ettiklerini düşünüyorlardı.
Kendilerini araçlara bindirerek götüren Iraklı yetkililerin sözleri de bu umudu yaratmıştı. “Sizi çok güzel bir yere götüreceğiz. Bir tarafı nehir, bir tarafı dağ” demişti yetkililer:
“Arabalar geldiğinde hele nereye gideceğiz diye hayaller kuruyorduk. Bazıları ağaçlık diyordu, eski topraklarımız gibi belki de diyordu. Oraya vardığımızda herkes donup kaldı. Kimse arabadan inemedi.”
Mexmûr kasabasına yaklaşık 4 km olan bu arazi, ne dağ, ne nehir tek bir ağaca bile rastlanmayacak çöl gibi bir yerdi. Gözlerine ilk çarpan şey taşlar arasındaki akrep ve yılan delikleriydi.  Zaten ilk mücadeleleri de akreplere karşı oldu. Sadece ilk haftada akrep sokmasından 7 çocuk ile yaşlı bir kadın hayatını kaybetti.  Çöl havası başka ölümleri de beraberinde getirdi.
50 dereceye varan sıcakta, temiz olmayan su ve naylon çadırlarda kalan halkta hastalıklar başladı. İlk yılda 60’tan fazla çocuk yaşama gözlerini yumdu.
Kampa taşınmalarından sadece 4 gün sonra suya giden annesinin peşinden gitmesinden sonra kaybolan ve 4 gün sonra kamp yerine 5 km uzaklıkta ölü bulunan 6 yaşındaki Nujin,  16 Haziran gecesi şiddetli esen rüzgarda çadır içinde yakılan ateşle alev alan naylon çadırda uyurken yanarak can veren Zine Elçi ile Newroz ve Şirin ismindeki iki çocuğu kamp sakinlerinin bugün bile hafızasında yerini koruyor.
Ancak yılmadılar, pes etmediler. Bu kez geldikleri yerde kalmaya kararlıydılar. Kimseden bir beklentileri yoktu, ne BM’den ne de yerel güçlerden.
Hemen kolları sıvadılar… DEVAM EDECEK


*2007 yılında Medya Savunma Alanları’nda basılan Fırat Ali’nin kitabından ve gazeteci Nihat Kaya ile şu anda Şengal Dağı’nda yaşanan insanlık dramını yansıtmak için kendisi de açlık ve susuzlukla mücadele eden gazeteci Xeyri Kızıler’in çalışmasını yürüttüğü belgesel notlarından yararlanılmıştır. Kendilerine sonsuz teşekkürler…


NİLAY EGELİ /ANF/HABER MERKEZİ