Dünyada egemenlerin yaptığı bazı şeyleri yazmadığım oluyor. Belki beni okurlarda bizimkiler de yapar filan diye. Eşeğin aklına karpuz kabuğu düşürmeyim diyorum. Sanki egemenlerin işleri güçleri yok beni takip ediyorlarmış gibi. Bunlardan biri en az 10-15 yıldır kafamın bir köşesinde gidip gidip geliyor ki onu bu yazıda yine yazmayacağım. Bir diğeri ise bugünler de İngiltere’de ayyuka çıkan bir konu; cezaevi fabrikaları. Independent gazetesinde başlığa çıkardığı habere göre, İngiliz hükümeti cezaevlerinde işgücü oranını artırma planları yapıyormuş. Krizden çıkmanın bir yöntemi olarak ne güzel bir öneri değil mi? Sabah hücrenizden çıkıp kahvaltınızı ediyor, iş koğuşuna geçiyor, öğlene kadar çalışıyor, yemeğinizi yiyip, tekrar çalışıyor ve sonra hücrenize dönüyorsunuz... İşin garibi okuyunca insan kendini dışarıda hissediyor...
Bilmeyen okurlar en azından hücreye ödenen kira parası yok, yemekler bedava diyebilirler, ancak uzun zamandır bu böyle değil. İngiltere de ve bizde de artık harcadığınız elektrik parasını, su parasını ödüyorsunuz ve yediklerinizi. Karlı bir kapitalist yatırım. Zaten demokrasinin beşiği ABD bunu yıllardır uyguluyor. Özelleştirilmiş cezaevlerinde, cezaevi işletmecileri şirketler, çalıştırdıkları mahkumların asgari ücretin üç de biri kadar olan ücretlerinden, hücre kiralarını, yemek paralarını, sağlık harcamalarını ve ne varsa aklınıza gelen ya da gelmeyen, mesela kişi başına düşen gardiyan parası bile sizden kesilerek, geriye bir şey kalırsa aman bir yerlere harcar diye size yine verilmeyerek, hesabınıza yatırılıyor. Tam bir özgürlükler dünyası.
Bu nedenle ABD cezaevi sisteminde bütün ülkede en az 2 milyon tutsak her zaman olmak zorunda. Yoksa zarar ediyor bu sistem. Bu nedenle yargıçlar bu adalet sistemi çökmesin diye yardımcı oluyorlar. Eksik mahkum sayısı varsa o kadar siyah ya da Latin asıllı bulup sistemi kurtarıyorlar. Biz de olsa bu sistem, Kürtler sağ olsun.
Bu sistemin, yani sıradan faşizmin teorik alt yapısı da her zaman hazır; Tutsaklar rehabilite ediliyor. Topluma kazandırılıyor. ‘Asmayalım da besleyelim mi?’nin cevabı bu. Asmayalım, çalıştıralım, para kazanalım. Bu herkese çok mantıklı geliyor. Bir de bunun arkasından suçlular, “sizin verginizi yiyor” diye eklerseniz, herkes cezaevindekilerin çalıştırılmasından yana oluveriyor. Ancak İngiltere’de Adalet Bakanı Ken Clarke’ın 20.000 mahkumu çalıştırma planı sendikaları harekete geçirdi. Zaten her gün büyüyen işsizlik, cezaevinde karın tokluğuna ve gardiyan parasına çalışacak 20.000 mahkum ile daha da derinleşecek. En son, cezaevine iş vererek, sosyal programlara dahil olma şerefine erişmiş şirketlerden biri Speedy Hire sadece 2010’da 800 işçisini kapı dışarı etti bile. Tabi ki bu 800 işçi, yeniden aynı iş yeri için çalışabilir. Şöyle bir yöntem uygulamaları gerekiyor. İşsiz kalıyorsunuz, suç(!) işliyorsunuz, cezaevine giriyorsunuz ve işinize kavuşuyorsunuz.
Sen genede keşke yazmasaydın, akıllarına getirmeseydin demenize gerek yok. Biz de böyle bir şey şimdilik olmaz gibi geliyor. Çünkü zaten dışarıda ödenen asgari ücret o kadar düşük ki cezaevinde çalışmanın bundan daha düşük bir maliyeti olabileceğini sanmıyorum. Dışarıda olan Sendika, grev gibi yasal haklar da bizim ülkemizde pek söz konusu değil. Çünkü nerede böyle bir durum söz konusu olursa, bir yasa ile halledilebiliyor. Kamu emekçilerinin zaten grevsiz toplu sözleşme hakkı! vardı. Hava ulaşımında da grev yasağı geldi. Hava-İş’in de büyük yanlışlarıyla yüzlerce kişi işten atıldı. Eğer istenirse bu yasak mesela deniz de, kara da diye de geliştirilebilir. Üç-beş komisyon toplantısı, bir meclis genel kurulu, haydi kollar havaya oylamasına bakar. Sonra yine başbakan açık ve net ifade eder. Biz televizyonlardan Bombardıman uçaklarını, ölü ele geçenleri, biber gazlarını, her gün içinde yaşadıklarımızın çarpıtılmış versiyonlarını seyreder, kanal değiştiririz.
Hiç benim yazılara benzemedi dimi? Çok karamsar oldu bu yazı. Ama biz, galiba, hepimiz, koca bir cezaevindeyiz.