Cezaevinde çocuk olmak

Kültür/Sanat Haberleri —

7 Kasım 2022 Pazartesi - 19:00

Cezaevinde çocuk olmak

Cezaevinde çocuk olmak

  • Eşim Gebze cezaevinde tutukluyken, görüşüne gittiğimde anne babası cezaevinde olan Robin adında bir çocuk tanıdım, 7 yaşına kadar cezaevinde annesinin yanında büyümüştü. Yıllar sonra 2017'de bu durumun aynısını ben de yaşadım.
  • Ben kendi elimle çocuğumu cezaevine götürüyordum.  Annesiz kalmaması için, uzun süre orada kaldığında bu defa babasını tanıyamıyordu. Beni yabancı biri gibi görüyordu. Dışarıya çıktığında ise; annesinin yanına gitmek istemiyordu… 
  • Alişer 1.5 yaşında iken annesiyle birlikte Van Cezaevi’ne sürgün edilmişti. Cezaevinde annesiyle çıplak aramaya zorlanmışlardı. Bu durum çocuk da travmaya sebep olmuştu. Çocuk 1.5 yaşında yaşadığı o anları hatırlıyor.

DİCLE MÜFTÜOĞLU-MA/AMED

“Cezaevinde anne olmak” belgeselinin yönetmeni Oğur Ataş, ele aldığı konu başlığını kendi hayat hikayesini de ilgilendiren bir duyarlılıkla işleyip; soruna bir de çocukların gözünden bakmayı deneyerek yorumluyor. Bu çabayı bir sorumluluk olarak ele aldığını söyleyip, konuya ilişkin, "Kürt sinemacıların üretmekten başka seçeneği yok!" diyor.

“Hapsedilen çocuklar” sorununu kendi yaşadıkları üzerinden beyaz perdeye taşıyan yönetmen Oğur Ataş, Kürt sinemacıların bu topraklarda yaşananları dünyaya duyurma sorumluluğunun olduğunu söylüyor.

Kendi hayatını da ilgilendiren bu süreci kayıt altına alan Ataş’ın “Cezaevinde anne olmak” belgeselini Mezopotamya Ajansı’na anlattı. 

Türkiye’deki en büyük ihlallerin başında gelen cezaevindeki çocuklara eğilen bir belgesel çalışması yaptınız. Sizi bu konuyu gündeme almaya iten şey neydi?

Beni ilk etkileyen olay, bir çocuğun cezaevi koşullarında büyümesiydi. 2013 yılın da eşim Gebze cezaevinde tutukluyken, eşimin görüşüne gittiğimde anne babası cezaevinde olan Robin adında bir çocuk tanıdım, 7 yaşına kadar cezaevinde annesinin yanında büyümüştü. Yıllar sonra 2017 de bu durumun aynısını ben de yaşadım. Benim çocuğum da cezaevi koşullarında büyüdü. Bugüne kadar hiç kimse, hiçbir kurum, annesiyle birlikte cezaevinde kalan 0 - 6 yaş grubu çocuklar için hiçbir şey yapmamıştı. Cezaevleri, çocuklu annelerle dolup taşıyordu. Bir şeyler yapmam gerektiği hissi uyandı bende, aslında o süreçte tanık olduklarım ve yaşadıklarımın yoğun hissiyatı, beni bu konuyu görünür hale getirmeye itti ve bunu bir şekilde topluma duyurmam gerekiyordu. Görüntü yönetmeni Ensar Özdemir ile senaryo ve projeyi hazırladık. Avrupa Birliği desteğiyle belgeseli çektik.

Belgeselin başında çocuğun ilk anda söylediği sözler psikoloğun söyledikleri tarafından tamamlanıyor. Çocuğunuz yalnız olduğunu, tek oyun arkadaşının da annesi olduğunu, babasını özlediğini dile getiriyor. Benzer bir durumu 1990’lı yılların kült filmlerinden “Uçurtmayı vurmasınlar” filminde görmüştük. Belgeselde de anne ve çocuk bu filmi izliyor. Bu sahneyle vermek istediğiniz mesaj neydi?  

Spontane gelişen bir durumdu. Alişêr’e deneme amaçlı sorular sorarak onu belgesele hazırlamaya çalışıyordum. İlk soruyu sorduğum gibi Alişer, annesiyle cezaevinde yaşadıklarını anlattı. Alişer 1.5 yaşında iken annesiyle birlikte Van Cezaevi’ne sürgün edilmişti. Cezaevinde annesiyle çıplak aramaya zorlanmışlardı. Bu durum çocuk da travmaya sebep olmuştu. Çocuk 1.5 yaşında yaşadığı o anları hatırlıyor ve yaşananları anlatabiliyordu. Cezaevinde oyuncaksız olduğunu, balonu olmadığını, hiç arkadaşı olmadığını anlatıp durdu. Bu da aklıma, bizim kuşağın yakından bildiği ve birçoğumuzun izlediği 1989 yapımlı “Uçurtmayı Vurmasınlar” filmini getirdi. Biliyorsunuz ki gerçek hikâyeden uyarlamaydı. Konu olarak; ailemin yaşadıklarıyla benzerlikleri vardı. Filme konu olan çocuk da büyüdüğünde cezaevinde yaşadığı olayları unutmamıştı ve devamlı anlatıyordu. İzlediğim filmden yıllar sonra kendim yaşıyordum. Konunun anlamına uygun olduğu içinde belgeselde kullanmak istedim, izleyenlerin de empati kurmasını istedim. Asıl vurgulamak isteğim nokta ise; 1990 yılından 2022 yılına kadar Türkiye demokrasisinde bir şeylerin değişmediğini, hala çocukların anneleriyle cezaevinde kaldıklarını, hak ihlallerinin devam ettiğini göstermek için kullandığım yöntemdi. Yıllar geçiyor,  filmler, belgeseller yapılıyor, yönetmenler değişiyor ama sistemin kendisi değişmediğini gördüm. Cezaevlerinde; insanların çocuk da olsa kadın da olsa yaşlı da olsa bu psikolojik işkenceye maruz kaldıklarını ve cezaevinin kötü şartlarının dayatıldığını göstermek içindi.

Yönetmen Oğur Ataş

Yine belgeselde anne hem kuşları izliyor hem de içeride fanusta balıklar var. Yani bir taraftan özgürlük metaforu bir taraftan da sonsuz bir denizden alınıp kısıtlanan bir çift balık var. Özgürlük ve hapis halini birlikte işlemek nasıl ortaya çıktı? 

Sinemada görsel, yazılı ve yazısız sanatlardan yani tarihten, resimden, edebiyattan, mitolojiden beslenir, ben de mitolojiden yola çıkarak metaforları senaryoya dahil etmek istedim. Kurdistan coğrafyasında yaşadığımız için, her Kürt’ün hayatı esaret ve özgürlük üzerine kurulmuş gibi, her iki durumu yaşayanlar olarak mitolojide önemli yere sahip metaforları kullandım. Belgeselde geçen anlatıma paralel olarak balığın, canlı olarak daracık alanda yaşamaya mecbur bırakılmış durumu; devlet sistemini anlatan bir metafordur. Dar bir alanda insanları çocuklarıyla birlikte yaşamaya mahkûm eden sistemin temsilidir. Buna karşın sistem ne yaparsa yapsın, neyi dayatırsa dayatsın, belgeselin sonunda özgürlüğün var olduğunu kuşlarla gösterdim ki bilgeliğin de, yaşamın devamının da, varoluşunun da özünde özgürlüğün varlığıdır. Bu şekilde mitolojik metaforları kadrajımla harmanlayarak vermek konuya dikkat çekmek istedim. 

Belgesele baktığımızda siz aslında sadece bir meseleye duyarlılık gösterip kamerasını açan bir yönetmenden öte bu sorundan direkt etkilenen bir mağdursunuz. Böyle bir çalışma yürütürken konunun tarafı olmanın avantajları ve dezavantajları nedir?

Yaşadığımız coğrafyada birçok şeye şahit oluyoruz. Yaşananları görmezden gelemezdim. Hele hele bu bir de senin hayatının bir parçasına sirayet ediyorsa, daha fazla duyarlı olabiliyor insan. Kürt bilge Apê Musa’nın dediği gibi: Biz bu dönemin hem tanığı hem de sanığıyız ve de yaşayanıyız.

Dolayısıyla kameramın vizöründen yalnızca benim yaşadıklarımı değil de bir bütünen haksızlığa uğramış, yaşamı kısıtlanmış, yaşının her evresini yaşayamayan, olması gereken yerde olamayan, dünya çocuklarının, anneleriyle özgür ortamlarda istedikleri oyuncaklarıyla oynayıp, yaşayabilsinler diye. Bütün bu yaşananları bir nebzede olsa görünür kılmak için kameranın düğmesine bastım.

Bu konunun bir tarafı olarak çocuğunuzu dört duvar arasında bırakmak nasıl bir duyguydu? Sonrasında çocuğunuzun durumu ve etkilenme hali nasıldı?

Ben kendi elimle çocuğumu cezaevine götürüyordum. Annesiz kalmaması için, uzun süre orada kaldığında bu defa babasını tanıyamıyordu. Beni yabancı biri gibi görüyordu. Dışarıya çıktığında ise; annesinin yanına gitmek istemiyordu… Gardiyanların elbiselerine benzettiği için mavi renkli elbiseli insanlar gördüğünde etkilenip korkuyordu. Cezaevinin 0 -6 yaş grubu çocuklar üzerinde bıraktığı etki tamamen travmaydı. Çünkü; o yaşlarda gelişir çocuğun kişiliği, karakteri. Çocuğun, anne ve baba sevgisine ihtiyaç duyduğu o dönemler de çocuk; anne ve babanın yerine rol – model olarak gardiyanları görüyor, taklit ediyordu. Cezaevinde kadın tutsaklar arasındaki erkek çocuk isen; bu durum daha zor hale gelebiliyor. Kadın tutsakların yaptıklarını taklit etme, onlar gibi olma çabası çocukta gelişiyor. Bazen anne kelimesini unutuyor çocuk. Buna istinaden; cezaevi anne-çocuk ilişkisi bağlamında psikolojik sorunlar, tahribatlar yaratıyor. Ve çocukta sağlıklı bir gelişimin oluşmasına engel olan bu durumlar kişilik ve karakter oluşumuna büyük zararlar veriyordu elbette. Çocukta adaptasyon sorununu yaratıyordu.