"1850’lerde Beyoğlu’na
kurtlar inerdi…"
Ahmet Mithat Efendi
Tarih başka halkların varlığını kabul edip "hazmetmek" sorunudur. Sevan Nişanyan’ın "Yanlış cumhuriyet", Metin Alıok’un "Özgür acılar cumhuriyeti" gibi tanımlarının ötesinde, kolay lokma sanılarak Türk ve İslam dışındaki halkları ve inançları Kemal-i afiyetle "yemek" için kurulan "modern" Cumhuriyet, "hazımsızlık" projesidir. Başta Kürtler olmak üzere, tüm halklara ve özgürlük taleplerine karşı direnen bu tarihi "hazımsızlık" günümüzdeki sorunların da kaynağıdır. Tarih, "fetih" üzerine kurulunca geçmişle yüzleşip günün şifrelerini çözmek, demokratikleşmek ve "barış" mümkün olamıyor. Dil oyunlarından oluşan demagojiyle gerçeği karıştırmadan söylersek; devlet de onun gölgesinde ömür süren partiler de, "hazmetmek" bir yana Kürtlerin varlığını kabul etmiş değil.
Oysa Kürtler, Ortadoğu’da kurucu bir özne olmak için tarihe ineli çok oluyor. Tarihsel ve güncel sorunlar da içeren bu inişin, Ortadoğu’da ve Dünya’da hayırlara vesile olması beklenirken, bu yeni kolektif özne karşısında devlet inkarı dilin namlusuna sürmekle kalmıyor, HDP’nin varlığını bile kabul etmeyerek açmazını derinleştiriyor. Son zamanlarda HDP’nin meşruiyetinin PKK’ye ‘terörist’ deyip dememeye indirgenmesi de inkara ve hazımsızlığa dahil. Bırakalım devleti ve her soydan ve her boydan faşistleri, "sureti haktan" yana görülen "objektif" gazetecilerin, devletin kurusıkı sorularını sormaları, HDP’yi "asimile" ederek sistemin "evcil çocuğu" haline getirme taktiğinin bir parçası. Meşruiyetini tarihten alan yasal bir partinin, büyümesi için olmazsa olmaz olarak şart koşulan her şey, tersinden HDP’nin olmazsa olmazı olarak ahlaken siyaseten külliyen rettir.
HDP, devletin ve medyanın çizdiği zeminde sayısal olarak "büyümenin" gerçekte tarihen ve siyaseten "küçülme" olduğunu bilecek kadar siyasetin çemberinden geçmiştir. Bu tasarlanmış sorular, şiddet tekelini elinde bulunduran devleti kutsamak bir yana, mazlumların meşru savunma hakkının algılanmadığının göstergesi. Bazıları geçmişte devrimci örgütlerin heveskarı olan bu gazetecilere naçizane önerimiz; bırakalım kadim tarihteki örnekleri; Paris Komünarların, 1917 Büyük Ekim ve Che’nin elini sıkmamaları, isimlerini ağızlarına almamalarıdır. Ayrıca bu "bayatlamış" kelam ve kalem hamlelerinin, daha önce edebiyat alanında da, Pınar Kür imzasıyla karşımıza çıktığını hatırlatmak isterim:
"…. birçok kitabımda 12 Mart vardır. 12 Eylül yoktur. 12 Eylül bana hiçbir zaman ilham vermedi… 12 Mart niye verdi bu ilhamı onu söyleyeyim. Bir kere yaşım daha yakındı onlara. Bir de onlar gerçekten çok idealist ve çok masumdular. O masumiyetleri insanın içini yakar. Bir tek adam öldürülmedi 12 Mart’ta. Yani devlet öldürdü de. Bir tek insanı öldürmeden asıldı bu çocuklar, bombalandılar. Sinan, Deniz, Hüseyin, Yusuf, Mahir… Bunlar benim içimi yakan olaylardır. 12 Eylül’de kimse benim içimi yakmadı. Orada da gençler öldü ama onlar biraz yırtıcı geldi bana. 12 Mart’ta olan masumiyet yoktu onlarda."
"Adalet duygusu" yerine "adalet korkusu" içeren bu söyleme göre; Almanya’da Hitler, İtalya’da Musolini, Portekiz’te Salazar, Şili’de Pinoche faşizmine karşı meşru savunma hakkını kullanarak mücadele eden hümanistinden, dindarına, demokratından komünistine kadar tüm anti-faşistler "masumiyet" yoksunudur. İspanya İç Savaşı’nda Franko Faşizmi’ne karşı, değişik ülkelerden gelerek Uluslararası Tugaylar’da gönüllü olarak mücadele eden ve bir kısmı ölen aydınlar, yazarlar, anti-faşist olmak kusuru işleyerek masumiyetlerini yitirmişlerdir! Bu söylemin bir başka versiyonu ise, başka ülkelerde faşizme karşı mücadele edenleri edebi veya siyasi bir hamasetle güzelleyen ama bu coğrafyanın anti-faşistlerini masumiyetten yoksun ve hatta "terörist" ilan eden anlayıştadır
Yarın tarihi bir seçim var. Benim sloganım "Damlaya damlaya sol olur"dan hareketle, "Bir oy çeksem karşıki iktidar yıkılır" şeklinde. Bu vesileyle, tarihin bu kritik aşamasında Büyük İskender’e "Gölge etme başka ihsan istemez" cümlesiyle tanıyıp sevdiğimiz Sinoplu Diyojen’i de bir başka misal ile hatırlatmak isterim: Günün birinde yolu Myndos’a (Gümüşlük) düşen Sinoplu Diyojen, nüfusu az ama kapıları çok büyük olan şehri görünce; "Kapayın kapıları şehir kaçmasın…"