• CHP yönetimini hedef alan kayyum atama operasyonunun, CHP'yi aşan ve tek hedefi seçimler olmayan bir devlet operasyonu olduğunu belirten siyasi parti temsilcileri, demokrasi ve çok partili sisteme saldırı olduğunu söyledi.
  • SDH'den Musa Piroğlu, toplumsal rıza üretemeyen, ağır ekonomik ve sosyal kriz içindeki iktidarın ömrünü uzatmak ve iktidarı babadan oğula devredecek bir düzen kurmak istediğini, bunun için de muhalefetsiz bir düzen tasarladığını vurguladı.

 

ERDOĞAN ALAYUMAT/İSTANBUL

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) hakkında verilen “mutlak butlan” kararının ardından sokağa çıkan binlerce kişi kararı protesto etti.  İstanbul’un 39 ilçesinde partililer ve yurttaşlar parti binaları önünden kent meydanlarına kadar yürüyüşler ve açıklamalar gerçekleştirdi. İstanbul’da sokağa çıkanlar, sadece CHP seçmenlerinden oluşmuyordu. Alanları dolduran sol-sosyalist partiler, emek ve demokrasi güçleri, kadın örgütleri, sivil toplum örgütleri, üniversite öğrencileri, işçi ve emekçiler, bu kararın, AKP iktidarının faşizmi kuramsallaştıran politikalarının bir parçası olduğunu söylüyor. Sokağa çıkan yurttaşlar “Bu bir parti meselesi değil, memleket meselesi” diyerek özellikle seçme ve seçilme hakkının gasp edilmek istendiğini vurgularken CHP’ye oy veren yurttaşlar ise “Partimizi bırakmıyoruz, teslim etmiyoruz” sözleriyle tepkisini dile getiriyordu. Konuştuğumuz bazı seçmenler ise Kemal Kılıçdaroğlu’nun HDP’li siyasetçilerin dokunulmazlıklarının kaldırılması için “Anayasa'ya aykırı ama evet diyeceğiz” sözünü hatırlatarak, bugün yaşananların geçmişte yapılan hatalardan kaynaklandığına dikkat çekiyor.

Çok partili döneme saldırı

CHP seçmeni Ceren Tekin, “mutlak butlan” kararının ardından parti önünde toplanmaya başladıklarını belirterek, süreci yalnızca CHP’ye değil, çok partili siyasi yaşama yönelik bir müdahale olarak değerlendirdi. Tekin, şunları söyledi: “Partimizi bırakmıyoruz, teslim etmiyoruz. Direnişe devam ediyoruz, çünkü bu bir darbedir. Bu, çok partili döneme bir saldırıdır. Bundan sonraki oyumuzun, seçimlerin güvencesi yoktur. Sadece partiler olarak değil, halk olarak direnmek zorundayız.”

Bir başka CHP seçmeni Yasemin ise bir zamanlar babası kadar çok sevdiği Kemal Kılıçdaroğlu’na çok öfkeli olduğunu, şimdi adını dahi anmak istemediğini belirterek, “Maalesef amacının farklı olduğunu anladığımız eski genel başkan, bir yıl öncesine kadar babamdan sonra en sevdiğim insanlardan biriydi. Bir yıldır geçmişi irdeliyorum. 10 yıl öncesine gidiyorum. Dokunulmazlıkları kaldırdı, başta Selahattin Demirtaş olmak üzere milletvekillerinin tutuklanmasına sebebiyet verdi fakat kendi milletvekilimiz tutuklanınca yürümeye karar verdi. Bunu artık bir şov olarak değerlendiriyorum.”

Eylemlerde görüştüğümüz TİP'li bir seçmen ise yaşanan süreci bir memleket meselesi olarak gördüklerini belirterek, şöyle devam etti: “Temel anayasal haklarımızdan vazgeçmemek, seçme seçilme hakkımızı korumak için alanlardayız. Bu bir parti meselesi değil. Bugün olanlardan sonra bu yapılanların her partiye yapılabileceğini biliyoruz ve direnmek için buradayız.”

İktidarın darbesi

Farklı sol-sosyalist çevreler ise yapılanları iktidarın bir darbesi olarak niteliyor. Halkların Eşitlik ve Demokratik Partisi (DEM PARTİ) İstanbul İl Eşbaşkanı Çınar Altan, Sosyalist Demokrasi Hareketi (SDH) Yürütme Kurulu Üyesi Musa Piroğlu, Emekçi Hareket Partisi (EHP) Genel Başkanı Hakan Öztürk ve Emek Partisi Genel Başkanı Seyit Aslan, yaşananların “yeni bir eşik” anlamına geldiğini belirtirken, kararı doğrudan siyasi bir müdahale olarak değerlendirdiler.

Tehlike, CHP’yi de aşıyor

DEM Parti İstanbul İl Eşbaşkanı Çınar Altan, "mutlak butlan" kararının Türkiye’deki tüm siyasal alanı ilgilendirdiğini söyledi. Altan, “CHP yönetimi, hem örgütsel yapısı hem de siyasi yönetimiyle uzun süredir kuşatma altında. Özellikle iktidara alternatif olarak görülmeye başlandığı andan itibaren benzer uygulamalara maruz bırakılıyor. Yaşananlar yalnızca siyasi darbe niteliği taşımıyor, aynı zamanda CHP’yi aşan daha büyük bir tehlikeye işaret ediyor. Partimiz de belediyelerimiz ve çeşitli kurumlarımız da benzer müdahalelerle sık sık karşılaştı, ancak ‘mutlak butlan’ kararının bir siyasi partiye uygulanması ilk kez yaşandı” diye konuştu.

Altan, farklı siyasi partiler arasındaki dayanışmanın önemine dikkat çekerek, şunları söyledi: “Eğer buna karşı güçlü bir şekilde direnilmezse önümüzdeki dönemde yalnızca CHP’nin ya da DEM Parti’nin değil, toplumdaki tüm siyasi öznelerin ve örgütlenmelerin devre dışı bırakılabileceğini görüyoruz. Bu tehlike karşısında dayanışma içinde durduk. Bundan sonra da demokrasiyi savunmak, halkın ve siyasi partilerin seçme ve seçilme hakkını amasız/fakatsız savunmak gibi bir sorumluluğumuz var.”

SDH: Hukuk askıya alındı

SDH Yürütme Kurulu Üyesi Musa Piroğlu, Türkiye’de mevcut yargı düzeninin artık bağımsız bir hukuk sistemi olarak değerlendirilemeyeceğini belirterek, şöyle devam etti: “Bu meseleyi hukuk çerçevesinde tartışmaya çalışmak son derece naif ve anlamsız bir çaba. Uzun süredir bu ülkede hukukun askıda olduğunu herkes biliyor. Hukuksuzluk ortamında gerçekleştirilen siyasal bir hamleyi, hukuki bir kılıf içinde değerlendirmeye çalışmak, sanki ortada işleyen bir hukuk düzeni varmış izlenimi yaratır, bu da yanlıştır. Yargı, artık AKP’nin siyasal baskı mekanizmasının bir parçası ve basit bir aparatı haline gelmiş durumda. İktidar, işine gelmediği her durumda yargıyı ve Anayasa'yı tanımadığını söylüyor. AİHM kararlarının yok sayıldığı, uydurma delillerle insanların cezaevinde tutulduğu ve infaz süresi dolan tutsakların tahliye edilmediği bir dönemden geçiyoruz.”

Azerbaycan tarzı yönetim

İktidarın hedefinin bölgesel otoriter modellere benzer bir yönetim kurmak olduğuna dikkat çeken Piroğlu, son dönemdeki adımları şöyle değerlendirdi: “Erdoğan’ın ulaşmak istediği model, Azerbaycan benzeri bir yönetimi kalıcı hale getirmek. Butlan atamasının gündeme geldiği dönemde, baskı rejimini kalıcılaştıran adımlar atıldı: Bilgi Üniversitesi kapatıldı ve belediye yasasında yapılan değişikliklerle kooperatif kurma hakkı ortadan kaldırıldı. İktidar muhalefetsiz bir düzen hedefliyor. Bu butlan ataması, iktidarın seçim yoluyla değiştirilebilmesi açısından belki de ‘köprüden önceki son çıkış’ niteliğindeki bir seçime hazırlık hamlesidir. Erdoğan karşısında rakip istemiyor. Mesele yalnızca seçim de değil. Toplumsal rıza üretemeyen, ağır ekonomik ve sosyal kriz içindeki iktidar, baskı rejimini kalıcılaştırarak hem kendi siyasal ömrünü uzatmak hem de iktidarı babadan oğula devredecek bir düzen kurmak istiyor.”

Piroğlu, toplumsal muhalefetin ortaklaşmadığı koşullarda mevcut gidişatın durdurulamayacağını belirterek, şunları ekledi: “Sokakta yaşanabilecek toplumsal bir patlamadan korktukları için kendilerine yönelen hiçbir itiraza alan açmak istemiyorlar. Bu nedenle umutsuzluğa kapılmadan yan yana gelmek ve mücadeleyi büyütmek zorundayız. Demokratik mücadelenin olmadığı yerde barış, barışın olmadığı yerde ise demokrasi yeşermez.”

EHP: Demokrasiye darbe

EHP Genel Başkanı Hakan Öztürk, Türkiye’de anayasal düzenin fiilen askıya alındığını belirterek, yüksek mahkeme kararlarının bile dikkate alınmadığını hatırlattı. Öztürk, şöyle konuştu: "Seçme ve seçilme hakkı da farklı biçimlerde ihlal ediliyordu. Şimdi ise bir partinin kendi içinde yaptığı seçimi tanımamak, onu devletin bürokratik bir dairesiymiş gibi görerek müdahale etmek ve kongre kararını yok saymak söz konusu. Bu, yüzyıllarca uğraşılarak oluşturulmuş parti kültürüne ve dolayısıyla demokrasiye yönelik bir darbedir. İktidar ne yaparsa yapsın çıkış yolu bulamıyor. AKP, Türkiye sağının gücüne dayanarak başkanlık sistemini kurdu, ancak ülke artık onların düşündüğü gibi bir yüzde 70-30 dengesiyle yönetilmiyor. Bir nevi pata durumuna gelindi ve hatta bugün normal bir seçim yapılsa toplumsal muhalefet rahatlıkla kazanabilir. İktidar da bunu gördüğü için her yöntemi deniyor. Belediye başkanlarını tutukladı, casusluktan yolsuzluğa kadar her türlü suçlamayı yöneltti. Bunlar da istediği sonucu vermeyince, yapılmış bir kongreyi yok saymaya ve süreci geriye doğru sıfırlamaya kadar vardı.”

Gitmek istemeyen devlet aklı

Ana muhalefet partisine bunu yapan bir anlayışın diğer partilere neler yapabileceğinin ortada olduğunu vurgulayan Öztürk,  şunları dile getirdi: "Bu, parti kültürünün ve parlamenter işleyişin tasfiyesi anlamına gelir ve kabul edilemez. Karşımızda, 20 yılı aşkın süredir iktidarda olan ve gitmek istemeyen bir devlet aklı var. Bu nedenle hemen çözülecek, kolay bir süreçten söz etmiyoruz; ülkenin üzerine adeta bir kabus gibi çöken çok zor bir dönemden geçiyoruz. Bu mücadele aşama aşama yürütülecek. CHP de yalnızca kendi iç tartışmalarıyla uğraşıyormuş görüntüsü vermeden hem sahada olacak hem de direnecektir. Dışarıdan bakıp hiçbir sorumluluk almayan çevrelerin bunu kolay bir mesele gibi görmesinin anlamı yok. Bu, bir düğmeye basılarak çözülebilecek bir kriz değil. Biz de CHP’nin ve Özgür Özel’in kendisini yalnız hissetmemesi için dayanışma içinde olmaya devam edeceğiz.”

EMEP: Butlan, kayyumdur

EMEP Genel Başkanı Seyit Aslan, "mutlak butlan" tartışmasının doğrudan bir kayyum ataması anlamına geldiğini söyleyerek, sürece ilişkin şu değerlendirmede bulundu: “Öncelikle şunu açık ve net ifade etmek gerekir: Mutlak butlanın, önceki kongrede seçilmiş genel başkanın yeniden göreve dönmesi gibi sunulması sadece hukuki bir tanımlamadır, ancak burada yapılan şey bir siyasi partiye kayyum atamaktır. Bu meseleyi yumuşatmanın ya da farklı biçimlerde ifade etmenin hiçbir anlamı yok.”

Türkiye’de siyasal iktidarın giderek daha merkezi ve sert bir yapıya yöneldiğini belirten Aslan, sürecin daha da sertleşeceğine dikkat çekti. Aslan, “Her alandaki tekelleşme artık siyaset alanında da kendisini gösteriyor. CHP’ye yönelik bu kayyum hamlesiyle birlikte, Cumhur İttifakı ve saray rejimi dışında kimsenin siyaset yapamayacağı bir düzen kurulmak isteniyor. En azından iktidarın hedefi bu yönde. Bu nedenle yaşananlar tüm Türkiye’yi ilgilendiren bir meseledir” diye konuştu.

Belirleyici olan halktır

Yargı kararlarının siyasi olduğunun altını çizen Aslan, sözlerini şöyle tamamladı: “Ortada hukuki açıdan açıklanabilecek bir durum yok. Saray rejimi, her alanı kendi anlayışına göre yeniden dizayn ederken ana muhalefeti de kendisinin belirlediği bir dönem başlattı. Selahattin Demirtaş’ın dokunulmazlığının kaldırılmasından mühürsüz oyların kabulüne ve anayasa referandumuna kadar uzanan süreçte bu düzenin taşları adım adım döşendi. Bugün yaşanan da bunun son halkasıdır. Yüksek Seçim Kurulu’nun CHP’nin itirazını reddetmesi, aslında kendi varlığını da inkar etmesi anlamına geliyor. Bundan sonra belirleyici olacak olan şey ise işçi sınıfının, emekçilerin, kadınların ve gençlerin göstereceği tutum olacaktır.”