Kimseye gerçekten bakmadan bütün dünyaya seslenen Mark Zuckerberg’e yazılmış bir cevap mektubu
- Sana en sevdiğin kelimeyi, “herkes” kelimesini geri veriyorum. Onunla birlikte gezegeni ters yönde dolaşıyorum: Çin’den başlayıp Amerika’ya uzanan bir yolculuk bu. Çünkü sormamız gereken asıl soru şu: Senin “insanlık” dediğin şeyin içine kimler dahil, kimler dışarıda kalıyor?
- Her biri kendi hayatını kişisel ajanıyla optimize etmeye çalışan, birbirinden kopuk bireylerden oluşan bir dünya; platformların egemenliği için kusursuz bir ortamdır. Ortak koşulları birlikte tartışan, pazarlık eden, karar veren bir halk yoktur. Sadece kullanım koşullarını kabul eden kullanıcılar vardır.
- “Bu teknoloji çok tehlikeli; onu yalnızca ben kontrol edebilirim, bu yüzden tekeli bana bırakın” diyen rakiplerin kurduğu tuzağı da doğru biçimde görüyorsun. Yapay zekâyı milyarlarca insana dağıtmak güç dengesi sağlamaz; asıl mesele teknolojinin kullanımını değil, o gücü dağıtma yetkisini kimin kontrol ettiğidir.
Claudia Aranda* - Çeviri: Yeni Özgür Politika
10 Ağustos 2026’da, dünyanın en büyük hesaplama gücü merkezlerinden birine sahip olan bir adam bir mektup yayımladı. Başlığını hiç tereddüt etmeden şöyle koydu: “Gelecek Herkes İçindir”.
Mektubunun altına sadece “Mark” imzasını attı. Sanki karşımızda bir şirket yöneticisi değil de, masanın karşısında oturan ve doğrudan sana hitap eden biri varmış gibi.
Ben bu mektubu Lachine’de, Saint-Louis Gölü kıyısında okudum. Önümde duran şeyin ne olduğunu anlamaya çalışırken kahvem soğudu.
Çünkü bu, insanlığa yazılmış bir mektup değildi. Bu, kimsenin geri fırlatmayacağını umarak havaya atılmış bir toptu. Ama sevgili Mark, top sana geri dönüyor. Ve iyi atılmış her top gibi, sana ulaştığında aslında ne olduğunu gösterecek: bir ayna.
“Herkese” yazarken aslında kime yazıyorsun?
Her açık mektup, zarfın üzerinde küçük bir yanılsama taşır. Üzerine “insanlığa” yazılır; ama gerçekte üç farklı alıcıya seslenir. Birincisi, görünen alıcıdır: Başlıktaki o büyük “herkes”. Mektubun vitrinindeki isimdir. İkincisi, gerçek alıcıdır: Senden bir şey istediğinde bunu sana sağlayabilecek ya da reddedebilecek güce sahip olanlar. Üçüncüsü ise gizli alıcıdır: Kendisinin önünde kendini savunduğun mahkeme. Ve çoğu zaman bu mahkemenin karşısındaki kişi yine kendindir.
Senin mektubun, Mark, bu üç düzlemde birden hareket ediyor. Onu anlamanın anahtarı da burada.
Kişisel ajanlardan, doktora sahibi öğretmenlerden ve herkes için ücretsiz araçlardan söz ettiğinde kalabalığa, yani görünürdeki “herkes”e sesleniyorsun. Ama silikon ihracatı kontrollerinden bahsettiğinde, yapay zekâ modellerinin ara denetim noktalarını devlete bırakmayı önerdiğinde, Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi - FDA’nın daha hızlı hareket etmesini ve ABD’nin rekabet gücünün “bir ay bile” zarar görmemesini istediğinde gerçek muhatabına dönüyorsun: Devlete, düzenleyicilere, yarıştaki rakiplerine ve piyasaya.
Piyasanın senden duymak istediği soru şu: Bu yarışı kazanabilecek misin? Bisiklet atölyesindeki kardeşlerden, elektriği keşfeden çocuktan, garajdaki girişimciden söz ettiğinde ise üçüncü muhatabına dönüyorsun. Özellikle de yapay zekâ ajanının uykunu takip ettiğini, sekiz yaşındaki kızının seninle birlikte yapay zekâ kullanarak programlama yaptığını ve yemek pişirdiğini anlattığında, aslında kendi hikâyene konuşuyorsun: Kurucu-kahraman anlatına. Geleceğe bırakmak istediğin mirasa. İmzanı yalnızca “Mark” olarak atman bir ayrıntı değil. Bu, bir lobi metnini kişisel bir itirafa dönüştüren son samimiyet hareketi.
Bu nedenle, hiç tartışmaya açmadan kabul ettiğin sorunun tek bir cevabı yok. Üç cevabı var. Ama benim ilgilendiğim dördüncü cevap.
Senin sormaktan kaçındığın cevap: Senin hizmet ettiğini söylediğin o “insanlık” kim? Senin “herkes” dediğin herkes kim?
Latin Amerika, benim kıyım
Enrique Dussel, Güney’den gelen en derin eleştiriyi ortaya koyar. Dussel, modernitenin ego cogito anlayışına, yani “düşünüyorum, öyleyse varım” fikrine karşı onun gizli kalan diğer yüzünü gösterir: Ego conquiro. “Fethediyorum, öyleyse varım.”
Ona göre modern özne, önce gizlemek zorunda olduğu bir Öteki’ni egemenliği altına alarak kurulmuştur.
Dussel’e göre kendisini evrensel ilan eden her bütünlük, mutlaka bir dışarısı yaratır. Hesaba katılmayanların, görünmez bırakılanların, o bütünlüğün dışında kalanların alanını üretir. Senin “herkes” dediğin şey de böyle bir bütünlüktür.
Onun dışında kalanlar ise bağlantısı olmayan, cihaz sahibi olmayan, senin sisteminin varsaydığı yaşam biçimine dahil olmayan milyarlarca insandır.
Bolívar Echeverría bu figüre Latin Amerika’ya özgü ve rahatsız edici bir isim verir: Beyazlık. Burada kastedilen ten rengi değildir. Beyazlık, modern öznenin tam anlamıyla kabul görmek için benimsemesi gereken yaşam tarzıdır: üretken, bireyci ve disiplinli olma hâli. Wynter’ın “İnsan”ı ile Echeverría’nın “beyazlığı” Atlantik’in iki yakasında birbirine dokunur.
Aníbal Quijano’nun iktidarın sömürgeciliği kavramı, Walter Mignolo’nun sömürgecilik dışı seçenek yaklaşımı ve Johan Galtung’un yapısal şiddet kavramı bu tabloyu tamamlar. Galtung’un gösterdiği gibi, kurumsal ve teknolojik düzenekler kırılgan gruplara görünmez ve sistematik zararlar verebilir.
Sonuç şudur: “Herkes için” modernitenin söylemidir. Sömürgecilik ise onun gizli yüzüdür. Birkaç kişinin içeride kalabilmesi için dışarıda bırakılanları üreten yüz.
Kuzey Amerika, evin
Saat yönünün tersine ilerleyerek sonunda senin çıktığın noktaya, kendi evine varıyorum. Shoshana Zuboff, gözetim kapitalizmi çözümlemesiyle “özel mod” vaadini parçalar. Meta’nın temsil ettiği endüstrinin insan deneyimini, davranışları tahmin etmek ve değiştirmek için nasıl bir hammaddeye dönüştürdüğünü gösterir.
Böyle bir geçmişin ardından, şirketin bile göremeyeceği bir iç dünya vaat etmek, büyük bir güven talep etmektir. Ve güncel tartışmalar açısından Timnit Gebru ile Émile Torres, süperzekâ söyleminin -kurtarıcı ütopya ile kıyamet korkusunu aynı anda taşıyan bu anlatının- öjeni geleneğine uzanan kökleri olan bir ideoloji gibi işlediğini göstermiştir. Bu söylem, hesap verebilirlikten kaçmak için “herkesin yararı” dilini kullanır.
Bu açıdan okunduğunda senin mektubun da bu ideolojinin bir ürünüdür: Cennet vaat eder. Gücün yoğunlaşmasının cehennemini harekete geçirir. Ve kendisini kurtuluşa götüren yol olarak sunar.
Çemberi kapatmak için John Rawls’a kısa bir bakış yeterlidir. Adaletin diline yaklaşıyorsun; ancak Rawls’un temel ölçütünü unutuyorsun:Bir düzen, en kötü durumda olanların kaderine bakılarak değerlendirilmelidir.
Senin mektubunun hiçbir yerinde gelecek, en geride kalan kişinin durumuna göre ölçülmez. Ortalama üzerinden ölçülür. Ve ortalama, istatistiksel olarak hiç kimseyi gerçekten görmemenin yoludur.
Tartışma, doğrudan
Şimdi meseleyi çarpıtmadan, karşı karşıya konuşalım. Çünkü sana adil bir tartışma borçluyum. Sana hakkını teslim ettiğim noktalar var: Diğer yapay zekâ laboratuvarlarının felaket senaryolarına karşı, tek bir merkezin ya da tek bir otoritenin her şeye sahip olmasına kuşkuyla yaklaşmakta haklısın. Ayrıca siber güvenlik gibi bazı alanlarda bir yeteneğin geniş kitlelere dağıtılması, sistemi zayıflatmak yerine daha dayanıklı hâle getirebilir. “Bu teknoloji çok tehlikeli; onu yalnızca ben kontrol edebilirim, bu yüzden tekeli bana bırakın” diyen rakiplerin kurduğu tuzağı da doğru biçimde görüyorsun. Buraya kadar güçlü bir argümanın var.
Ama bütün düşünce yapını taşıyan tek bir mantık sıçraması var. Ve sorun tam burada başlıyor. Bir teknolojiyi insanların kullanımına açmakla, o teknoloji üzerindeki gerçek iktidarı dağıtmayı birbirine karıştırıyorsun. Kullanımı dağıtıyorsun ve buna “güç dengesi” diyorsun.
Oysa milyarlarca insana kişisel yapay zekâ ajanları vermek; modelleri kimin geliştirdiği, bu modelleri eğitmek için gereken devasa hesaplama gücünün kimin elinde olduğu, kuralları kimin belirlediği ve yapay zekâya erişimi düzenleyen mekanizmaları kimin kontrol ettiği sorularına hiç dokunmuyor. Asıl mesele olan dağıtım üzerindeki güç, yani gücü dağıtma gücü -meta-güç- olduğu yerde kalıyor.
Hatta daha da güçlü hâle geliyor. Çünkü her biri kendi hayatını kişisel ajanıyla optimize etmeye çalışan, birbirinden kopuk bireylerden oluşan bir dünya; platformların egemenliği için kusursuz bir ortamdır. Ortak koşulları birlikte tartışan, pazarlık eden, karar veren bir halk yoktur. Sadece kullanım koşullarını kabul eden kullanıcılar vardır.
Senin sözünü ettiğin güç dengesi, en iyi ihtimalle binanın giriş katındaki bir dengedir. Ama binanın sahibi, senin mektubunda hiç görünmeyen çatı katından bütün yapıyı izlemektedir. Böl ve yönet. Sonra da hizmet ver. Ve bütün bu dünya turunun sonunda vardığımız nokta tam da burasıdır.
Wynter’ın “İnsan” figürünün kendisini evrensel insan olarak dayatması dediği şey, Dussel’in Öteki’nin görünmez kılınması dediği şey, Han’ın performans toplumundaki öznenin kendini sömürmesi dediği şey, Varoufakis’in yeni feodal düzenin kira ilişkisi olarak tanımladığı şey… Bunların hepsi aynı mekanizmanın farklı görünümleridir: Kendisini herkes için geçerliymiş gibi sunan ama aslında belirli bir tarihsel ve toplumsal konumu temsil eden bir evrensellik iddiası. Senin “herkes” kelimen mektuptaki bir süs değildir. Tam tersine, bütün yapının çalışmasını sağlayan temel unsurdur.
Çünkü belirli bir gücün dağıtımını, sanki gücün kendisinin ortadan kaldırılmasıymış gibi gösterir. “Herkes” kelimesi söylem düzeyinde, ekonomide piyasanın yaptığı şeyi yapar: Bir şeyi doğal ve kaçınılmaz gösterir. Tarihsel olarak belirli koşullarda ortaya çıkmış, belirli çıkarlar tarafından şekillendirilmiş bir tercihi -bir şirketin ve onun iş modelinin tercihini- insanlığın ilerlemesinin doğal yasasıymış gibi sunar.
Benim sık kullandığım kavramlarla söylersek, bu Barthes’ın anlamıyla bir mittir; Bourdieu’nün anlamıyla ise bir doxadır. Yani sorgulanmadan kabul edilen, kendisini “zaten herkesin bildiği gerçek” gibi gösteren ortak kabuldür. Ve şu anda gözümüzün önünde işlemektedir.
Son söz: Top ve ayna
Başladığımız yere, o zarfa geri dönelim. Mark, aslında kime yazıyorsun? Devlete ve düzenleyicilere yazıyorsun. Onlardan hesaplama kapasitesi, daha hızlı süreçler ve ihracat kontrolleri konusunda destek istiyorsun. Rakiplerine yazıyorsun.
Onların “sorumlu yapay zekâ” anlayışına karşı kendi anlatını öne sürüyorsun. Piyasalara yazıyorsun. Onlara rekabet avantajının hâlâ sende olduğunu göstermek istiyorsun. Ama bütün bunların altında, hepsini ayakta tutan başka bir alıcı daha var.
Hiçbirimiz olmayan ama aynı zamanda herkesmiş gibi sunulan bir figür: Modernitenin yarattığı ve senin mektubunun insan türünün geleceği olarak sunduğu o evrensel İnsan. Kendi kendisinin girişimcisi olan insan. Ve bu figürün, dikkatlice bakıldığında, bir yüzü vardır.
O yüz, garajda başlayan hikâyenin kahramanı olan çocuğun yüzüdür. Kendi yapay zekâ ajanı uykusunu takip eden, hafta sonu yemek tariflerini kızıyla planlayan kurucunun yüzüdür. Senin insanlık anlayışın, şaşırtıcı biçimde sana benzer. İşte bu yüzden mektubunu yalnızca “Mark” diye imzalıyorsun. Bu, samimiyet havası yaratan bilinçli bir tercihtir.
İnsanlığa yazılmış açık mektubun en derin katmanında aslında bir teodise vardır: Dünyadaki düzeni açıklayan ve haklı çıkaran bir anlatı. Ve bu anlatıda yazar, neredeyse ilahi bir konuma yerleşir. Aynı zamanda bu mektup bir aynadır: Bütün insan türünün, senin yüz hatlarınla görünmesini sağlayan bir ayna. Sen aslında insanlığa yazmıyorsun. Kendi insanlık tasavvuruna yazıyorsun. Kendi görüntünü insanlık adına bir çerçeveye yerleştiriyorsun. O “herkes” kelimesi camdır. Ve iyi parlatılmış her ayna gibi, ona bakan kişiye dünyayı gösterdiğini düşündürür.
Oysa gösterdiği şey kendisidir. Çünkü senin temsil ettiğin insanlık anlayışında “diğerleri” yalnızca şunlardır: Figüranlar. Sistemin dışında kalan fazlalıklar. Tek tek görülmek zorunda kalınmasın diye en sonunda ortalamaya dahil edilen insanlar. Öyleyse top sana geri dönüyor, sevgili Mark. Dünyanın etrafını dolaştıktan sonra yeniden sana geliyor. Umarım sana, aslında konuştuğun o ayna olarak ulaşır. Çünkü mektubunun kendisine sormadığı ve adına layık bir geleceğin mutlaka sorması gereken soru, siyaset felsefesinin en eski sorularından biridir.
Ve Menlo Park’ın en uzak durduğu sorudur: Mesele, her insanın kendi yapay zekâ ajanıyla ne yapabileceği değildir. Asıl mesele şudur: Bu dağıtımın koşullarına birlikte kim karar verecek?
Bu sorunun cevabı ücretsiz bir araçla verilemez. Bu sorunun cevabı, tam da senin varlığını hesaba katmadığın bir “biz” ile verilebilir. Senin resmettiğin dünyada ben figüranlardan biriyim. Lachine’den sana topu geri atan bir plebyenim. Ama işin ilginç yanı şu:Bu plebyen bir aynanın nasıl okunacağını biliyor. Ve seninki, Mark… sana bakıyor.
***
Mark Zuckerberg’in "Gelecek herkes içindir, başlıklı mektubu
“Meta olarak yapay zekânın, daha önce hiç görülmemiş bir ölçekte insan yaratıcılığını, üretkenliğini ve ekonomik fırsatları açığa çıkarma potansiyeline sahip olduğuna inanıyoruz. Süperzekâ artık uzak bir teorik ihtimal değildir. Her bireyin dünyayla kurduğu ilişkiyi yeniden şekillendirecek yaklaşmakta olan bir gerçekliktir. Ancak çağımızın belirleyici politik ve teknolojik sorusu, süperzekânın ortaya çıkıp çıkmayacağı değildir.
Asıl soru şudur: Bu gücün nasıl dağıtılacağıdır. Bu gelecek konusunda birbirinden farklı iki yaklaşım vardır. Birinci yaklaşım, süperzekânın küçük ve kapalı kurumların elinde merkezileştirilmesini savunur. İnsanlık için neyin güvenli ve yararlı olduğuna karar verecek tek bir merkezi otoriteye dayanır. Bunun büyük riskler taşıdığına inanıyoruz.
Tarih bize, eşi görülmemiş bir gücün tek elde toplanmasının sonunda kaçınılmaz biçimde tiranlığa yol açtığını gösterir. İkinci yaklaşım -Meta’nın savunduğu yaklaşım- ise açık bir güç dengesi fikrine dayanır. En güvenli ve en adil geleceğin; gelişmiş yapay zekâ yeteneklerinin açık kaynak teknolojileri, kişisel ajanlar ve erişilebilir altyapılar aracılığıyla geniş biçimde kullanılabildiği bir gelecek olduğuna inanıyoruz. Herkes süperzekâ seviyesinde yeteneklere eriştiğinde -kişiselleştirilmiş eğitim, gelişmiş siber güvenlik, hukuki destek ya da bilimsel araştırma gibi alanlarda- hiçbir tek kurum diğerleri üzerinde hâkimiyet kuramaz.
Farklı çıkarlar doğal biçimde birbirini dengeler; bireyleri güçlendirir ve kapsayıcı bir ekosistemin oluşmasını sağlar. Bu geleceğe ulaşmak için düzenleyici yapıların açık yeniliği desteklediğinden, güçlü altyapıyı koruduğundan ve rekabet gücünü azaltmadan demokratik erişimi güvence altına aldığından emin olmalıyız.
Teknolojinin geleceği yalnızca birkaç kapı bekçisinin elinde olmamalıdır. Gelecek herkes içindir.
Mark”
Claudia Aranda ’un Pressenza yayınlanan yazısı özetlenerek tercüme edilmiştir.
* Claudia Aranda, Şilili uluslararası analist ve gazetecidir. Semiyotik ve siyasal analiz uzmanı olan yazar, Montreal'de yaşamakta ve güncel olaylar ışığında çağdaş felsefi tartışmaları incelemektedir. Çalışmalarında ise özellikle insan hakları, jeopolitik, çevre ve teknolojiye odaklanmaktadır.
Kaynak: Pressenza - International Press Agency
Kaynak link: https://www.pressenza.com/2026/08/the-ball-and-the-mirror/