"Bir nokta, her şeyden daha fazla bilinmeyen içerir. Tüm yapması gereken kıpırdaması, azıcık yerinden oynamasıdır, binlerce değişik eğriye, yüzlerce biçime dönüşebilir." (Y. Zamyatin, BİZ, Versus.)
90 yaşına yaklaşan, kendisine defalarca 'gebe kalmış', her yeniden doğumunda (hepimizden, özellikle kendisini kat etmesinin mümkün ve-veya hakkı olmadığına ikna edilmiş 'kadın' öznelerden kaçırılmış) bir varoluş imkanını keşfetmiş, paylaşmış bir 'bilge kocakarı'… Bir yanıyla… Ursula K. Le Guin'in 'portre'si için, birbiri ile birçok yerden temas eden onca özelliğinden, onu birine mıhlamadan, bu özelliklerin meydana getirdiği organik bütünlüğü bozmadan, hangisini seçeceğimizi bilmek çok zor iş. Hele de kısıtlı yerde iş görülüyorsa…
Şöyle başlayabiliriz (kısa bir internet turuyla edinebileceğiniz biyografi verisini sunmak yerine): Le Guin'in alt üst edici bir dili-söylemi vardır. Ancak bunu imgesel bir göz boyama, bir söz ustalığı gösterisi, bir bilgi boca etme girişimi ile yapmaya hiç yanaşmaz. Hakiki bir sarsıntı hali, bu tür şeylerle hayat bulmaz zaten. Ondaki alt üst edicilik, kendisini dayatan 'reel' dünyaya sıkı sıkı sarılmanın araçlarını elimizden alan, sarılma niyetinde olmasak da buna olan meylimizi deşifre eden kurgusundadır. Olanda başka türlü olabilecek olanın, dilsiz(leştirilmiş) olanın izini süren kurgusunda… Bunu birilerini duman etme iştahı ile yapmaz. Bir yumuşak uzlaşı merakından da kaynaklanmaz bu iştahsızlık elbette. İnsandır yalnızca. İnsanlara hükmetmeyi değil, onlarla ilişkisini yönetmeyi, kendi benliğine ve böylece 'öteki'ne derin teması önceleyen birinin açık (cesur) nezaketine sahiptir.
Gerçeklik yanılsamamızı delen bu kurgusal güç, fantezi edebiyatının 'evrensellik' kapasitesini açığa çıkaran türdendir. "Edebiyatta iyi ya da kötü tür yoktur; türlerin iyi ya da kötü örnekleri vardır" cümlesi kurulabiliyorsa, sanırım Le Guin gibi bir örneğin varlığı etkilidir bunda. Fantezi ve bilimkurgu edebiyatına hiç de düşkün olmayan (tür hiyerarşisinden değil, seçim meselesinden) benim gibi okuyucuların, yürekten takdir ettiği (kutsamadan) evren-yaratıcılarından biri olmasının nedeni; ilkin, gerçekten de bir evren yaratıyor olmasıdır. Nasıl yaratır? Antropolojik 'kritik mesafe' ile... Dünyanın sınırında, onu anlayabilecek kadar yakın ve deşifre edebilecek (yeniden kurgulayabilecek) kadar mesafeli durarak... Sanatın 'yamuk bakma' kapasitesi ile... Yeryüzünün dayatılan dümdüz gerçekliğinde, başka –yani belirsiz, karanlık ama yoğun, gerçekten 'hayat' taşıyan- dünyaları keşfetme gücü ile…
Le Guin birçok öykü anlatır; bu öyküleri birbirine bağlayan bir mesele, bir soru, bir tema vardır: Sahip olmanın dünyasının, ol'ma yolculuklarını nasıl kısırlaştırdığının, hatta imkansızlaştırdığının öyküleridir Le Guin'inkiler. Ancak aynı zamanda bu imkanın varlığının gözler önüne serilmesinin de:
"Anarres'te hiçbir şey güzel değildir, yalnız yüzler güzeldir. Bizim onlardan başka bir şeyimiz yok. Burada siz mücevherleri görüyorsunuz, orada gözleri görürsünüz. Çünkü bizim erkeklerimiz ve kadınlarımız özgürdür, hiçbir şeye sahip olamadıkları için özgürdürler."
Aşk, özgürlük, adalet, devrim hakkında ikiliklere ya da şablonlara tıkıştırılan gündelik algımızı zorlamanın derdindedir. "Kahramanlık şudur", denebilmektedir çünkü. "Niye kahramanlıktan söz ediyoruz?" sorusu geçersizleştirilmiştir. Kendimizi oldurmada, bunun için şart olan gelişkin kolektif ağın ya da tekil dehlizlerin inşasında, soruların kıymetini hatırlatır bize Le Guin. Soru sormak önemlidir; bu soruları bizim başkalarından geçerek ama sonuçta kendi başımıza sormamız önemlidir ve 'doğru' sorular sormamız önemlidir. 'Doğru' olanın egomuzun değil, başka varlıklarla ortaklaştırabileceğimiz benliğimizin, öteki'ne (farklı, karanlık, bilinçdışı, belirsiz vs.) olan korkumuzla hesaplaştıkça mümkün kılabileceği bir sürecin ürünü olabileceğini bilmek önemlidir. Bu dünyanın hakim(iyet) terimlerini geçersiz kılmadaki ısrarı Le Guin'in alamet-i farikasıdır:
"…Sadece insan olduğunuz için başarısızlıkla tanışacaksınız. Güçlü olduğunuzu sanırken zayıf olduğunuzu öğreneceksiniz. Mülk edinmeye çalışacaksınız ve mülkleriniz size sahip olacak. Sizin için temennim, kardeşlerim, oğullarım, kızlarım, orada, o karanlıkta yaşamınızı sürdürebilmenizdir. Başarıya tapan akılcı uygarlığımızın inkar ettiği, yaşamın olamayacağını bir sürgün yeri olarak gördüğü o yabancı topraklarda yaşayabilmenizdir.
Biz, şu anda da yabancıyız. Kadınlar, kadın olarak kaldıkları sürece, erkek egemen düşüncesiyle oluşturulmuş bir toplumda, insanın insanoğlu diye adlandırdığı, tanrının erkeklerin diliyle konuştuğu, tek gidilebilecek yönün ileri, daima ileri olduğu toplumdan, zaten büyük ölçüde dışlanmış durumdalar. Bundan sonraki yaşantımızda, yaşamımızı, kolejdeyken bir miktar yapabildiğimiz gibi, kendi değerlerimize göre yönlendirebilmemiz nasıl mümkün olabilir peki? Erkekler ve erkeklerin güç hiyerarşisi için çalışarak değil, bu onların oyunu. Erkekler ve erkeklerin güç hiyerarşisine karşı mücadele ederek de değil, bu oyunu onların kurallarıyla oynamak olur. Ama bizim yanımızda olan erkeklerle beraber, bizim oyunumuz bu işte. "
Yalnız doğru anlamak gerekir: Le Guin'de belirli bir mekanizmaya ve onu simgeleyen aktörlere 'düşman olmak'tan beslenme eğilimi olmadığı gibi, herhangi bir 'karşı' ilkeye tapınmak da yoktur. Elbette hassasiyetlerini küçümsemeye yeltenen 'akılcı', 'gerçekçi' pozisyonlara tüm gücüyle ve sağlam biçimde karşı çıkacaktır. Yok sayılan rüyaların (buğulu bir kopuklukla ilgisi olmayan) öyküsünü, onların mümkün olduğuna işaret ederek anlatacaktır. Bir idealizasyon göremezsiniz onda yine de. Rüyaların korunması önemlidir ama herhangi birinin rüyasının, tek hakikatmiş gibi diğerlerine dayatılmasına izin vermemek de… Ayrıca onun tahayyülü, kadın varlığının (sanki değişmez ve homojen bir bünye imiş gibi varsayılarak) erkek varlığının karşısında kodlanması ile sınırlı değildir. Zaten yazdıkları, bu tür bir özcülüğün ve ikiliğin kısırlığı ile hesaplaşmanın armağan tadında örnekleridir. Karanlığın Sol Eli başta olmak üzere… Söz ettiği 'dişil ilke'nin temelde anarşist bir ilke olarak 'hakim olma'ya değil, ol'maya, olma yolculuğuna gönderme yaptığını düşünebiliriz. Le Guin'i kahramanlık öykülerini teknolojik unsurların 'akılcı' kurgusuyla sunmadığı için okumak istemeyenlerin çıkmaya gönül vermeyeceği türden bir yolculuk… Tam da bu nedenle okuyanlar, 'kadın'larsa, bazı öykülerde 'kahraman'ın erkek olmasından hiç de rahatsızlık duymazlar. Yolculuğun öznesinin erkek olarak kodlanmasının arızasına karşı hassasiyet geliştirmediklerinden değil elbette. Oradaki 'erkek kahraman'ın, bir kahramanlığa değil, insanlığa soyunduğunu bilirler yalnızca. Bunun, bize ne söylediğini bilirler: erkekliğe hapsolmuşlara, önderlik-hükmetmek değil, öncülük-yoldaşlık da yapılabileceğini söylediğini; kadınlığa hapsedilenlere, halihazırda yaptıklarının bu olduğunu… Has edebiyat, bu tür 'söz'ler nedeniyle gerçekten de devrimcidir. Dönüşüm ihtimalini parlatmadan, tüm cehennetiyle dillendirdiği için… Le Guin, bir devrimcidir. Öncüsü Zamyatin'in "Devrim her yerde, her şeydedir. Sınırsızdır" diyen sesini çınlatan her satırında, yeniden olduğu gibi…
Kaynak:
Ursula K. Le Guin, Mülksüzler, İstanbul: Metis Yayınları, Eylül 2005, s. 71., Le Guin, Dancing at the Edge of the World: Thoughts on Words, Women, Places, "Is Gender Necessary?" , (NewYork: Grove Press, 1989). 1983 yılında Mills Koleji mezuniyet töreninde yaptığı konuşmaya dair kısaltılmış alıntı, bu kitaptan alınmıştır. Çeviri: Ali Tamur.