Aslında ölüme inanmadık ve ölmedik. Ve aslında bir çığ yoktu... Ve aslında bu gece insanoğlunun yarattığı hiç bir tanrı yoktu... Sadece geceyi yırtan gülüşlerimiz vardı...

HALİL DAĞ

Son sözlerimi böylesine rahat, böylesine sakin söyleyeceğimi hiç düşünmemiştim.

Günlerdir kar yağıyor. Her yerde kar yaklaşık üç metreyi buldu. Bu gece yola çıkmak benim fikrimdi. Kar gecelerinde bir yere mahkum olmak dayanılmaz geliyordu. Abdullah içinde aynı şey geçerliydi sanırım, önerimi kabul etti. Ve benim diğer adım “macera” diye ekledi. Bu, doğa da olsa mahkum olmama, bedeni ve ruhu onun ellerine bırakmama istemiydi herhalde, içimizden kabarıp gelen. Hangi koşulda olursa olsun esareti kırabilmek... Her yerde her şey ertelenirken, radyolardan dinlediğimiz o şehirlerde okullar tatil edilir, futbol maçları iptal edilir, karayolları kapatılırken, hayatı her şeye rağmen ertelememek, bu ölüm de olsa her şeyi yerinde ve zamanında yaşamak bizim o an yaşadığımız korkunç bir duyguydu.

Yola çıktık... Kahkaha ve sevincimiz gecenin içinde çınlamaya başladı. Gece karanlığından, kar ise yağışından hiçbir şey kaybetmemişti. Buz gibi bir dünya içinde yürüyorduk. Buna tam da bir yürüme denemez. Eller, kollar, ayaklar bazen de sürünerek ilerliyorduk. Neşemiz yerindeydi. Bütün her şeye gülüyorduk. Bir kar çukuruna yuvarlanıyorduk, gülüyorduk. Bir kayanın üzerinden kayıyorduk düşüyorduk, yine gülüyorduk. Başkaları için dehşet olabilecek olan her şey bu gece bize oyun gibi geliyordu. Bu gece bütün terslikler bizim gülme nedenimizdi. Bütün doğa güçlerine aldırış etmeden dağ başında, karanlığın orta yerinde bir birimize bakıp bakıp kahkaha atıyor, bunu nasıl yaptığımıza inanamıyorduk.

Kar ve karanlık tanrılarını kızdırdığımızın farkında değildik... Bu gece onların geceleriydi. Bütün insanoğulları onlara boyun eğmeliydiler. Karanlığı ve metrelerce kar yığınlarını yırtarak gelen bu iki insan çıldırmış olmalıydı...

Gülmek müthiş bir güç veriyordu

Gündüz arkadaşlar gidememişti. Gece biz yola çıkmıştık. Onların izlerini bulduk. Geri dönmüşlerdi. Birbirimize bakıp, “biz geri dönmeyeceğiz” dedik ve ilerledik. Abdullah “sen zır delisin” demeyi ihmal etmedi. Karşımıza çıkan bütün terslikler, bizim için sevinç kaynağıydı. Hele onları alt etmek daha büyük bir sevinç oluyordu.  Karlar içinde bazen sürünerek, bazen yuvarlanarak ama geceyi yırtan kahkahalarımızı eksiltmeden karargah noktasına ulaştık. Ellerimiz ve dizlerimiz üzerinde arkadaşların yerlerine ilerliyorduk ki bir el lambasının ışığı ile aydınlandık. Işık gözümüze çarptığı için el lambasının sahibini göremiyorduk ama halimize bakıp gülmüş olmalı ki sesin bir kadına ait olduğunu fark ettik. Hemen toparlanıp zar zor ayağa kalktık. Heval Rojen ve Heval Siya karşımızda dikilmişler, gülmekteydiler. Onlar da şaşırdılar ve uyardılar. Bugün buralara çığ düştüğünü, dikkatli olmamızı söylediler.

Sanki bize söylemiyorlardı. Sanki bu gece biz bu dünyada değildik. Ve gerçekleşen her şey başkaları için vardı. Aslında bu gece hiçbir şey yoktu. Ne kar, ne fırtına, ne de karanlık. Aslında bu gece insan ruhunu esir alabilecek hiçbir güç yoktu. Onları dinledik ve güldük... Bu gece kendimizi o kadar güçlü ve o kadar özgür hissediyorduk ki...

Eşyaları aldık. Arkadaşların bu “gece kalın, yarın gidersiniz” demelerine aldırmadan yola koyulduk. Onların arkamızdan öylece baka kalmalarına yine kıs kıs gülüyorduk. Biraz ilerledik. Arkamızda bıraktığımız kamp oldukça ıssızdı ve bütün hızıyla kar yağmaktaydı.

İlerledik ve yine gülmeye başladık. Gülmek bize müthiş bir güç veriyordu. Susarsak sanki o kâbus dünyanın içine yuvarlanacaktık. Gülüşlerimiz bizi her şeyden, insanoğlunun kendisi için uydurduğu tüm zincirlerden kurtarıyordu. Bu insanoğlu kendi üzerine ne kadar çok kapı kapatmış ve kilitlemişti. Ve anahtarları da kim bilir hangi kar çukurlarına fırlatıp atmıştı. Ve biz bu gece bu kapılar ardından kendimizi çıkaracak olan o anahtarı bulmuş. Kendimizi kar altında, karanlığın içinde serbest bırakmıştık.

Geldiğimiz yoldan tırmanmaya başladık. Ben önde yürüyordum. Abdullah’a dönüp eşyaları uzattım. “Al bunları, ben yol açacağım,” dedim ve yürümeye başladım. Ellerimle karları açıyor ve ayaklarımla eziyordum. Bu işi iyi yapıyor olmalıydım ki, Abdullah’ın arkamdan, “senden iyi öncü çıkar” dediğini duydum. Yine takılacak bir şey bulmuştu. Gülecek bir şey olmadığı halde gülmeye başladık. Belki de kar içinde, ısınmanın en güzel yoluydu, gülmek...

Kar ve karanlığın korkunç zamanı

Ona, “çığ gelirse...,” dedim. Bu gece ilk defa ciddi bir konuya değinmiştik. İçinde bulunduğumuz gerçeği ilk defa görmüştük. Gülmemiz son bulmuştu. Belki de bu gece yaptığımız en büyük hataydı bu. İşte onların zamanına girdiğimiz bir andı. Kar ve karanlığın korkunç zamanı başlamıştı. Abdullah yüzüme bakıp, her an gülecek bir şeyler bulmaya çalışıyordu. Devam ettim... Keşke etmeseydim. Ve keşke bu lanet olası konuya hiç değinmeseydim. Ellerini ağzına yakın tut, çığ içinde ilk önce soluk alabilmen için ellerin ile yüzünü dolduran karları açabilesin.

Sözlerimi yeni bitirmiştim. Yarı belimize kadar kara gömülü olduğumuz halde başımı çevirdim. Bu sözlerimi onlarda duymuştu. Farkında olmadan da olsa karanlık ve kar tanrılarına bir fırsat sunmuştuk… Artık geri dönüşün olmadığını az sonra fark edecektim. Bütün gece boyunca onları dağıtan gülüşlerimiz son bulmuştu.

Hatamı anlamıştım, ama artık çok geçti. Karanlık ve karların tanrılarının sesimi duyup duymadıklarını anlamak için başımı yukarı kaldırdım. Bu hatamı affetmeyeceklerdi. Bütün gece bu anı beklediklerini biliyordum. Bir kez olsun, düşünce de bile olsa onların zamanına girmemizi sabırla beklemişler, bütün kızgınlıklarıyla gülüşlerimizin son bulmasını hayal etmişlerdi. Yukarıya baktım... Karanlıktan başka bir şey göremiyordum. Ama onları hissettim... Geliyorlardı... Hayatım boyunca olmadığım kadar sakindim.

Abdullah’a döndüm ve ‘çığ geliyor...’ dedim.

Bir akıntı içindeyim. Sürükleniyorum... Ellerimi yüzüme siper etmeye çalışıyorum ama her şey çok hızlı. Ağaçlara çarpıyorum. Altımdan ve üstümden bir şeyler geçiyor. Abdullah nerede...

Ne kadar sürüklendim, bilemiyorum. Bir yere çarptım ve durdum. Üzerimden bir nehir akıyor. Gürüldediğini hissediyorum. Sol elim hareket ediyor. Ağzıma ve burnuma dolan karları boşalttım. Kalkmaya çalışıyorum. Olmuyor... Sol elimle hızla karları açıyorum. Buradan mutlaka çıkmam lazım. Şimdi sağ elimi de kurtardım. İki elimle çalışmaya başladım. Bir delik, bir açık mutlaka olacaktı. Ya Abdullah, o şimdi nerede. Bağırıyorum... Ama nereye... Neredeyim? Ne kadar sürüklendim? Ne kadar derindeyim?

Yenilmeyeceğim... Kar ve Karanlığın tanrılarına yenilmeyeceğim...

Nihayet elim bir boşluğa ulaştı. Bir delik açtım. Bir soluk.... Ve var gücümle bağırdım. Hevaaaal! Arka arkaya bağırıyorum. Ne söylediğimin farkında değilim. Sesimi bir yerlere ulaştırmak istiyorum. Bir kedi gibi çırpınıyorum. Ayaklarımı da kurtardım... Artık çıkabilirim. Bir kez daha zorladım ve kendimi kurtardım. Çıkar çıkmaz var gücümle bağırdım ‘ Abdullaaaaah!

İşte macera

Abdullah nerede... Her taraf dümdüz... Hiç bir şey görünmüyor. Ard arda bağırıyorum. Abdullah ne olur cevap ver. Her şey bir ömür gibi sürüyor. Ne kadar zaman geçti, ne kadar koşturdum bilemiyorum. Arkamdan bir yerden ses geldi. Abdullah'ın sesi olmalı. Geri döndüm. Yeri tespit edemiyorum. Tekrar bağırıyorum. Abdullah cevap verdi. Hah! İşte burası... Ellerimle açmaya başlıyorum. Abdullah’ın başı göründü... Ağzının önünü açacağım derken karla dolduruyorum. Kahretsin... Abdullah’ın başı iyice göründü. Gözleri göründü... Yine gülümsüyor. İlk sözleri  “işte macera...” oluyor. Şimdi zamanı mı? Elleri kurtuluyor. El ele tutuşuyoruz. Onu bir kuyudan çıkarır gibi çekip çıkarıyorum. Ayağa kalkıyor. Sapasağlam... Upuzun boyu ile kollarını açıyor. Birbirimize sarılıyoruz...

Kahkahamız geceyi tekrar inletiyor... Karanlığın tanrıları bir defa daha yenildiler... Aslında ölüme inanmadık ve ölmedik. Ve aslında bir çığ yoktu... Ve aslında bu gece insanoğlunun yarattığı hiç bir tanrı yoktu... Sadece geceyi yırtan gülüşlerimiz vardı... Ve bizim en büyük güç kaynağımızdı...

Bir an için duruyoruz. Abdullah “fazla gülmeyelim, çığ gelebilir, sessiz ol...” diyor... Susuyoruz... Gözlerimiz hala gülümsüyor...

Yukarılara, tepelere bakıyoruz... Hiç bir şey görülmüyor... Rüzgar ve toz bulutu... Bir akım aşağıya, bize doğru akıyor... Gözlerimiz sonuna kadar açılıyor... Soluğumuzu tutuyoruz...

Yeni bir çığ mı geliyor...

 
 

CANXORT'UN SÖZLERİ...

‘Ben hiç bir şeyi unutmadım, Xello...' dediğinde, karla karışık yağan yağmurdan korunmak için aynı yağmurluğun altına sığınmıştık ve ısınmak için iyice sokulduğumuz közlerin ışığında, bundan oniki yıl önce sarsılarak ilerleyen o kamyonun kasasında parıldayan gözleri ile nasıl bakıyorduysa, yine öyle bakıyordu.

O'nunla oniki yıl sonra karşılaştığımız bu botan gecesinde, gözlerinde taşıdığı  parıltıdan bir nebze bile yitirmemiş olması beni hem şaşırtıyor, hem de sevindiriyordu. Saçı ve sakalı uzamıştı ve yüzündeki kırışıklar kısmen de olsa artmıştı. Ama gözleri ve gülümsemesi değişmemişti. O ilk geceki çocuksu ifadesi hala üzerindeydi.

Doksanbeş yılının karlı günlerinde, Şam'ın kızgın çöl soğuğunda,  O güzel insanla sözleşip, ellerine son bir kez dokunduktan sonra kameramı sırt çantama yerleştirip Kürdistan adını verdiğimiz bu ülkeye yönelirken, yüze yakın yeni savaşçının bindiği kamyonların üçüncüsünün kasasında Canxort ile yan yana oturmuştuk. Kürtçe söylediği sözlerin hiçbirini anlamasam da, toprak yolda ilerleyen kamyonetin şiddetli sarsıntısına rağmen O'nun heyecanını hissedebiliyordum.

Kimdi... kimin nesiydi... O'nun hakkında bir şey bilmiyordum. Aslında bindiğimiz kamyonların kasasında sesizce yol alan bu gerilla adaylarını tanımıyordum. Hiçbirini daha önce görmemiştim. Daha önce yaşadığım hiçbir mekanda onlar ile karşılaşmamıştım. Paylaştığımız bu kamyonetin kasası dışında bir paylaşımım olmamıştı. Ama bundan sonra yediğim bir lokma ekmekten tutalım soluduğum havaya kadar, yaşamımın her anını onlar ile paylaşacağımı da çok iyi biliyordum.

Yağmur damlalarının ıslattığı sırtımı kendi yağmurluğu ile örtüp güler yüzü ve bozuk Türkçesiyle 'bir helva yapmıyor musun?' deyince közlerin başında ısınmakta olan bütün arkadaşlar onun bu isteğine katıldılar. Botan'da helva yapmak bir lükstür. Ama bu karda kışta, bu ateşsiz gecede ıslanmakta olan yoldaşların içini ancak tatlı bir helvanın ısıtabileceğini de Canxort çok iyi biliyordu.

‘Tamam öyleyse, malzemeleri sen getireceksin ben de yapacağım' deyince hemen yerinden fırladı ve bir çırpıda her şeyi kapıp geliverdi. Hiç değişmemişti. Hızından hiçbir şey kaybetmemişti. İlk günkü gibi, hala bir işe el attığı zaman hızla sonuçlandırıyordu. Bana da helvayı yapmak kalmıştı. Yoldaşların gülüşleri, kahkahakarı arasında işe koyulurken, Canxort ile tanıştığımız ve benim için kâbusa dönen o ilk geceyi konuşmaya başladık.   

'95 Güney savaşının kıyasıya yaşandığı o kış gecelerinin birinde Dicle'yi botlarla geçtikten sonra Çiyaye Bexeyire doğru hızlı adımlarla yürürken O'nun hemen arkasındaydım ve O'na yetişmek için elimden geleni yapıyordum. Kısa boylu ve atik bir yapısı vardı.

Orta yerine doğru hızla yürüyor olsam da, o güne kadar savaşı sadece filmlerde görmüştüm ve gerilla savaşının filmlere konu olmuş hiçbir savaşa benzemediğini bilmiyordum. Çamura dönmüş ovadan dağlara doğru hızla yürümeye başladığımız ilk anda, bu dağlarda çekim yapmak bir yana yürümenin bile bir mesele olduğunu hemen fark ettim.

Dağlara gelince, hayatım boyunca gerçek anlamda hiç dağa tırmanmamıştım. Tırmanmak bir yana doğru düzgün bir dağ bile görmemiştim. Filmlerde olduğu gibi bir dağa, bir çırpıda tırmanılamayacağını Çiyaye Bexeyir'in yamaçlarında anladım.

O gün 22 yaşındaydım ve uzun yürüyüşler için kendime güveniyordum. Ama üç günlük erzak dağıtılırken sırt çantama sadece elma ve limon doldurmam en büyük hatam olmuştu. Birde buna dizlerimize kadar çamura battığımız ovadaki pusular eklenince, her ne kadar kameramı kullanamıyor olsam da, film benim için çoktan başlamıştı. Düşe kalka yürüdüğüm o ilk yolculukta neye uğradığımı anlayamaz hale gelmiştim.

O karanlık ve ıslak gecede tam kendimi koyuvermek üzereydim ki, kamera çantamı Canxort'un aldığını ve kaşla göz arasında çamur içindeki ellerime koca bir parça ekmek sıkıştırdığını hayal meyal hatırlıyorum. Ve elimden tutup beni saatlerce çekmesini de unutamıyorum. Bense o sırada filmini çekmeye geldiğim bu dağlarda gerillacılığı nasıl başaracağımı düşünüyordum.   

Kendimi hemen önümde yürümekte olan bu kısa boylu çocuk ile karşılaştırıyordum. Bacaklarım ondan daha uzun  ve bedenim daha kuvvetliydi. En azından bana öyle görünüyordu. Ama neden O'nun kadar olamıyordum. Bir türlü yetişemiyordum. Yetişmek bir yana artık kendimi de kaybetmeye başlamıştım.

Gerilla savaşın hiç bu yanını düşünmemiştim. İnsan iradesinin böylesine ön plana çıktığını bilmiyordum. Zor olduğu söylenmişti ama bu zor benim hayal ettiğimin de ötesindeydi. Bitmek bilmeyen bu yolculukta bir an için, hiç başaramayacağımı da düşündüm.

O ilk gece, zaman zaman sürünsem de, Canxort elimi bir an olsun bırakmadı ve beni dağlara ulaştırmayı başardı. Ve  gecenin sabahında ilk kahvaltımı O'nun çantasından çıkardığı ve cömertçe ikram ettiği ekmek ve peynirleriyle yaparken, güzel gözleri bu geceki gibi parlıyordu.

İkinci gece yola koyulduğumuzda daha iyiydim. Artık Canxort elimden tutmaksızın yürüyor ve kamera çantamı kendim taşıyordum. Üçüncü, dördüncü ve ondan sonra gelen gecelerde ise uçuyordum. Hepimizin aşmakta zorlandığı o eşiği, hayatımın eşiğini Canxort'un ellerine tutunarak aşmış ve gerillanın dünyasına, gerçekten benim olacak hayata adım atmıştım.

Helva tamamlanmak üzereydi. Canxort'un hazırlamış olduğu şırayı, iyice kızartmış olduğum onun üzerine bırakıp bir süre daha karıştırdım. Ve közlerin üzerinden indirdim. Yoldaşlar helvanın soğumasını beklemediler. Ekmeğimiz yoktu ama hep beraber neşe içinde tabağın etrafına oturduk. Yağmur hızından hiç bir şey kaybetmemişti.

Canxort helvadan birkaç lokma alıp kalktı. Beğenmediğinden değil, daha fazlasını daha iyisini yoldaşları için düşünüyordu. Oniki yıldır O'nu görmemiş olsam da, bir kez çok iyi tanımıştım. O'nu anlamam için yeterliydi.

Karanlığın ve kalabalığın içinde Canxort ile bir kez daha göz göze geldik. Bu dağlardaki oniki yıllık yaşamımı, kameramla yaptığım onca çalışmayı ve çektiğim filmleri borçlu olduğum o ilk geceki eli ve pırıl pırıl gözleri ile hem bedenimi, hem de ruhumu dağlara çeken o çocuğu hiç unutabilir miydim?

O'na sessizce ' ben de hiç bir şeyi unutmadım, Canxort' dedim.


 

Aşinme köyü

 

Gabar’ı gördünüz mü, bilemiyoruz? Ya Aşinmeyi? Ya Aşinme’nin kaya resimlerini? Şimdi hepsi alevler içinde… Ama bizler kayalara işlenmiş kalplerin yakılamayacağını çok iyi biliyoruz…

Gabar’ı gördünüz mü? Onun yemyeşil dağlarını, karış karış işlenmiş coğrafyasını görmediyseniz bu dünyada çok az şey görmüşsünüz demektir.

Tanrı doğayı insana sunmuştur Gabar’da ve Gabar’ın insanları tanrının bu ikramına hiçbir zaman saygısızlık etmemiştir. Doğa ve insanın birbirine böylesine yakınlaştığı, birbiriyle böylesine barış içinde yaşadığı bir başka mekan var mıdır yeryüzünde bilemiyoruz. Ama bildiğimiz bir şey varsa, o da Gabar’ın doğa ve insanın birbirini sevdiği en son mekan olduğudur. Gabar’ın dağlarında dolaşırken bu sevginin bütün izlerine rastlarsınız. Orada doğa insanı güzelleştirirken, insan da doğaya kendi ruhunu eklemeyi başarmıştır. Doğa ve insan kucak kucağa yaşar, Gabar’ın dağlarında.

Gabar’ın dağlarında şimdi insanlar yoktur ama yaşanan o büyük sevginin bütün izleri hala ilk anki tazeliği ile oracıkta durur. Gözünüzün gördüğü, elinizin dokunduğu her şeyde bu sevgiyi hissedersiniz.

Gabar’ın insanları gitmek zorunda kalmıştır. Gitmek zorunda bırakılmıştır.

Aşinme köyü, insanın doğayı incitmeden doğanın kucağına yerleştiği mekanlardan sadece bir tanesi. Aşinme’nin bütün insanları yerlerinden yurtlarından sürülmüş. Kim bilir ne acılar ile terk etmişler kendi köylerini, en güzel sevgilileri olan bu cenneti.

Aşinme’nin insanları artık yoklar, kimse nerede olduklarını bilmiyor ama geçmişin bütün izleri bütün huzuru ile onları bekliyor. Sanki bir gün dönüp gelseler her şeye bıraktıkları yerden devam edecekler…

Sadece taşlar kalmış onlardan yadigar. Bir de taşların yüzeylerinde bıraktıkları dokunuşları. Kayaların yosunlu yüzeylerinde bıraktıkları ellerinin ve kalplerinin izleri hala zamana meydan okuyor. İzler yağmura ve rüzgara rağmen sahiplerini bekliyor.

Bu dağın yerlileri bütün anılarını taşlara işlemişler. Anlam verdikleri bütün güzellikleri kayalara emanet etmişler. Sanki bir gün çekip gideceklerini biliyorlarmış gibi, anılarını kayaların o gizemli yüzeylerine nakşetmişler. Sonsuza kadar var etmek istedikleri yaşantılarını en iyi kayaların koruyabileceğini düşünmüş olmalılar.

Aşinme köylüleri ile tanışamadık. Ama arkalarında bıraktıkları bu taştan savaşçı her şeyi açıklıyor. Bütün silahlarını kuşanmış bu savaşçı o günlere ait bütün takıları kendisiyle birlikte taşıyor. Bir silah, bir kılıç, bir kalkan ve bedenine sarmış olduğu bütün savaş süsleriyle bu köyün yerlilerini hayalimizde canlandırabilmemizi sağlıyor.

Aşinme köyünün orta yerindeki bu mezar ise, sadece sahibinin silahını taşıyor. Ne bir isim var üzerinde, ne de bir anlatım. Tek ifade mezar taşına özenle işlenmiş bu silah. Mezar taşındaki bu silah acaba o silahı kullanmadaki ustalığını mı anlatıyor, yoksa onun ölüm biçimini mi… İster yaşamı, isterse ölümü anlatsın, Aşinmeliler anlatmanın en güzel yolunu bulmuşlar. Taşlarla kayalarla söylemenin dilini yaratmışlar.

Onlar fotoğraf filmi icat edilmeden yüzlerce yıl önce kayalarla bellek oluşturmayı başardılar. Kendilerinden sonrasına aktarmanın yolunu buldular. Fotoğraf filminin yüzlerce yıl sonra yapacağını onlar kayalarla yaptılar.

Yine de bizim genç bir arkadaşımız, onlardan yıllar sonra elindeki fotoğraf makinesiyle gitti ve Aşinmelilerin taşlardaki resimlerini bir kez daha fotoğrafladı. İnsansız Aşinme köyünü adım adım dolaşarak, onları kaydetti. Onun fotoğrafladığı günün ertesinde Aşinme Türk ordu güçleri tarafından yakılmaya başlandı. Arkadaşımız dayanamadı, bu yangını da fotoğrafladı.

Gabar’ı gördünüz mü, bilemiyoruz? Ya Aşinmeyi? Ya Aşinme’nin kaya resimlerini?

Şimdi hepsi alevler içinde…

Ama bizler kayalara işlenmiş kalplerin yakılamayacağını çok iyi biliyoruz…