‘‘Uzun süre sermaye ve iktidar aygıtlarıyla iç içe yaşanacağına göre, iki yanlışa düşmemek önemlidir: Birinci yanlış, ciğeri kediye emanet etmek gibi, kendi öz güvenliğini tekelci düzene teslim etmektir. Bunun yıkıcı sonuçları binlerce örnekle ortaya çıkmıştır. İkinci yanlış, devlete karşı hemen devlet gibi olmak parolasıyla iktidar aygıtı olmaya çalışmaktır. Reel sosyalizm deneyimleri bu konuda yeterince aydınlatıcıdır. Dolayısıyla anlamlı, işlerliği olan bir öz savunma demokratik uygarlığın tarihte, günümüzde ve gelecekte de göz ardı edemeyeceği bir unsuru olmaya devam edecektir.’’
Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın bu sözleri günümüzün ve geleceğimizin dayanması gereken ana doğrultusunu ifade ediyor. Kürtler kediyi ciğere emanet etmeme niyetlerini ve kararlılıklarını son derece zorlu mücadeleyle uzun zamandır ortaya koyuyorlar ve koyacaklar. Sayın Öcalan’ın öncülüğünde yürütülen kırk yıllık mücadelenin tamamı da bu niyet ve kararlılığa sahipti. Bu kararlılıkla ‘‘Siz ancak bizim uşağımız ve kölemiz olursunuz’’ diyen emperyalist dünya güçlerinin ortak saldırılarına yenilmediler. Ve son on üç yıldır siyasi parti olmanın sınırlarını aşıp devlet gücü haline gelen ve Avrupa, ABD tarafından desteklenen AKP faşizmi karşısında yediden yetmişe sergilediği direniş de bu kararlılığın zirvesi oldu. AKP ve dünya emperyalist güçlerin desteği ile gelişen DAİŞ karşısında yenilmeyen ender güçlerden biri olmaları da Kürtlerin ciğeri kediye emanet etmeme kararlılığıdır.
Kürtlerin iradesini kırma, teslim alma politikaları çoktan iflas eden AKP hayatın akışına direniyor. Eğer güçlü insani, manevi ve toplumsal hakikatlere dayanan bir güç olsaydı akıntıya karşı olmak alkışlanacak bir direniş olurdu. Ancak AKP kendi yıkılışını getirecek olan bir akıntıya karşı beyhude direniyor. Kürtlerin düşürdüğü hükümetlerden ya da siyasi partilerden biri olmadım diyebilmek için gurur yapıyor. Oysa Kürtler AKP’yi anlam olarak bitirdiler, defalarca yendiler. Ancak faşizan bir zihniyet anlamsal kayıptan anlamaz, onu fiziksel olarak da nakavt etmeyene kadar o dünyaya emir yağdırmaya devam edecektir, yenilginin arifesindeyken bile. Bir şiir için cezaevi yattığını milletin gözüne soka soka iktidara gelen bir parti başkanından değil bir şiire bir mısraya, kendine yönelen bir tek söze tahammülü kalmayacak kadar küçülen bir insan yenilmiştir. Ancak yenildiğini kabul etmek de bir büyüklük ister. AKP Erdoğan’ın ateşinde toplumsal maneviyatın tüm değerlerini kendilerinde tükete tükete yanıyor. Tüm despotlar gibi yanarken ülkeyi de yakmak istiyorlar. İşte Kürtlerin ‘ciğeri kediye teslim etmem’ kararlılığının her geçen gün büyümesinin asal sebebi bu maneviyatını yitiren insanlar! Türkiye’de canı evlat acısı ile yanan tüm anaların bedduasını alan bir insana ve onun diktatörlüğünü yaptığı bir sisteme Kürtler kadar köklü bir halk asla öz güvenliğini teslim etmez, etmeyecek. Bunun için barikat da kurar, hendek de açar, ordu da kurar. Silahınızı indirdiğiniz anda boynunuzu uçurmaya kilitlenmiş bir cani varsa karşınızda değil silah bırakmayı düşüncesini bile aklınızdan geçirmezsiniz. Vuruşa vuruşa ölürsünüz ama teslim olmayı insanlık onurunuza yedirmezsiniz.
Kürt halkının barış için atığı her adımı, alttan alan, sabırlı davranan her yaklaşımını zayıflık olarak okuyan bir devletle, onun hükümet gücüyle anayasal bir güvence olmadan bir araya gelinmez artık.
Kürtlerin uzun süre sermaye aygıtları ile savaşırken göz ardı etmemesi gereken diğer bir konu kazandığında devlet gibi davranmamaktır. Bu Kürt halkı ve onun özgürlüğü için savaşan her kesim için hayati bir konudur. Eğer ilk etapta yani ciğeri kediye teslim etmeme savaşında kazansak bile yenilme riskimiz bu konuda çok yüksektir. Çünkü bu konu nice devrimi devletçilik batağına çekip batırdı. Çünkü büyük bir bedelle kaptırmadığımız ciğerin bu aşamada çürüme, kokuşma riski vardır. Eğer devlet gibi davranırsak bu risk çok hızlı işler. Bu riskin gerçekleşme zeminleri ve riskleri her mücadelede olduğu gibi Kürtlerin mücadelesinde de vardır. Önemli olan bunun farkındalığıdır. Devlet karşısında mücadele ederken bu farkındalığını ve farklılığını hep koruyabilmektir.
Muazzam bir direniş sergilenirken, insanlar vücutlarının paramparça olmasını göze alarak direnirken içine düşeceğimiz en son hatamız devlet gibi davranmak olacaktır. Devlet gibi davranmak özde onun zihniyetinden kurtulamamaktır. Bazen de devlet sınırları içinde düşünmeyi aşamamaktır. Öz savunma savaşının başarı prensibi, ‘‘her şeyden önce zihinlerimizin öz savunması, bağımsızlığı’’ sloganı ile şekillenmeli. Böyle bir zihniyeti ne kadar güçlü yaratıp geliştirebilirsek öz savunmamız o kadar uzun süreli ve sağlam olur. Öz savunmanın zihniyetini, sorumluluklarını, hazırlıklarını, ihtiyaçlarını ve atacağı adımları toplumsal tarihimizin deneyimlerinden süzmemiz önemlidir. Yapmamamız gereken hataları da, içine düşmemİemiz gereken zaafları da oradan süzerek öğreneceğiz. Kendi değerlerimiz adına savaşıp, sonra da devletten beklentili olmak, ya da karşısında savaştığın gücün kodlarını çözememek de devlet gibi davranmanın farklı bir versiyonu olabiliyor. Öz savunma aynı zamanda karşısında öz savunma geliştirdiğin gücün neler yapabileceğini ve ne zaman, nereden saldırabileceğini öngörebilmektir. Öngörülerin gerekli kıldığı adımları zamanında hayata geçirebilmektir.
Cizre’de parçalanarak katledilen, üzerlerine benzin dökülerek yakılan öz savunma direnişçilerinin anısına verebileceğimiz en anlamlı karşılık, bu baharı Kürdistan tarihinin en görkemli öz savunma direnişiyle karşılamaktır. Karakışları atlatarak bahara eren, çiçeklenen doğanın en kadim çocukları olarak özgürlük baharına ulaşacağımız yolları Cizre direnişçileri adına yürümektir.