Biz dilsiz yaşamaya alışkın bir grup insanız. Kelimeler yasaklandığı için dilsizleşenler var aramızda. Çok iyi konuştuğu halde diline kendi pranga vuranlar. Duygularını kutucuklara doldurup sergileyenlere benzetiyorum. Kutucuklar ise kim tarafından kabul göreceğinize göre vitrine dönüşmüş, ama sizin denetim ve hislerinizle örülen canlı bir bağı yaratmıyor. Sadece vitrin, bir reklam panosu gibi okuyoruz, kimlerden olduğunuzu… Kelimelerin yasaklandığı çok dönem gördük, medyadan duyduğumuz seslerin bir ezber yaparcasına, hangi kelimeleri kullanmamız gerektiğini öğrettiği çok dönem yaşadı bu dünya. Bazen ise bazı kelimelerimizin dikenli olduğunu öğrendik. Azınlıkta ve gölgede kaldıkları/bırakıldıkları için hiç fark etmediğimiz yaralar açtığını ve kendimiz sınırlandırdık o kelimeleri. Daha iyisini bulmak üzere, tanımadıklarımıza doğru yola çıktık. Bazen ise sadece kifayetsizliğin anlamını duyumsadık.

Kelimelerin yasaklandığı ülkelerden çıkıp, yeni yolları öğrendik, anlamanın anlatmanın. Ancak bazı durumlar vardı, kelimelerden daha öteye geçmiş tarihsel kodlardan ve kültürel bataklıklardan besleniyordu. Bataklık herkese eşit muamele etmiyordu aslında; konuşması hoş görülmediği için dilsizleşenleri sessizlik ve rıza çukuruna gömüyordu onlar. Gölgede kalanlar, çocukluklarının anadilini, duygularının acılarının dilini konuşamadıklarında, konuşmaları isyan sayıldığında başlıyordu hikayeleri. Kendi ülkesinde yok farz edilenler, yaşadıkları yerde geçici varsayılanlar, her yerde sürgün kabul edilenlerin hikayesiydi bu. Dilsizliği en çok onlar anlardı. Toplumdaki sorunları, ezilmeyi, sömürmeyi dillendirdikleri için dilsiz kalanlardı onlar. Onlar dillerinden vazgeçerek, kendilerinin temel ihtiyaçlarını talep edebilmek için çoğu kez hatta başka bir dil öğrenmek zorunda kalanlardı. Onlar, yaşadıkları her yerde kendilerinin geçmişinden, bırakmamak için direndikleri kimliğinden izler taşıyarak her mekanı biraz garipleştirenlerdi. Her mekanı, ekledikleriyle mekansızlaştıran, her zamanı belirsizleştiren ve sabitleyenlerdi onlar. Dillerinde bir tür hafızanın ve deneyimin kuytu kurularının sesi vardı. Her kelimenin yöresel seslerle çıkmasının, her evin kişiselleşirken bağlamını yitirmesi bundandı.

Kadınların ise sesi, kelimeleri hep ayıp hep düzenin dışında idi. Dilsizliği en derinden ve en uzun süreli yaşayanlardı kadınlar. Geçmişteki kız kardeşlerinin kendilerini uyaran kelimeleri, masallarla; motive eden sözleri ninnilerle; duyguları ise şarkılarla aktarılmıştı. Kadının sözlerinin kamusal alanda, sokakta ve meydanlarda yankılanması çok üzün zaman aldı, çok büyük bedellerle gerçekleşti. Hala yazılı mecralarda sözü az duyulan, adı görmezden gelinenler kadınlar. Hala toplumsal yaşamın çerçevesine karar mekanizmalarında en az yer alanlar veya sesi en az çıkanlar kadınlar. Hala sesi çıktığında ölüm ile yüzyüze gelenler yani. Yelpazenin her boyutunda farklı şiddet olsa da tüm asli dinamiği kurulu düzenin devamı olan yani tahakküm ve sömürü ilişkilerinin devamı olan bir oyun alanı aslında hayat. Çerçevesi, anlama açılan kapıları ve ideolojisi erk tarafından çizilen bir oyun alanı. İtiraz edenin, kendi kurallarında ısrar edenin, kendi oyununu kurmak isteyenin, kendini korumak isteyenin cezalı olduğu veya oyunun dışına elinden topu alınarak itildiği bir kumdan park, temizlemekten sorumlu olduğumuz halde kaydıraktan kayma hakkımızın olmadığı.

İnsanları, hayatı, değeri ürettiğimiz halde hayatımızın kıymetinin olmadığı; dilimizin sesimizin kelimelerimizin duyulmadığı, emeğimizin görülmediği halde, tüm hayatımızı vakfetmemiz beklenen bir hayat bize vaat edilen, üstelik emeklilik veya tatil şansımızın olmadığı. Karşılığı “sevgi” olarak gösterilen ama aslında şarta bağlı olarak sunulan şefkati, güvenceyi sadece kör- sağır-dilsizken elde edebildiğimiz bir hayat biraz sunulan. Bir cümlenin içinde birden aşağılanıveren, yazılan her mesajda sonuna noktalama işareti gibi konulan üç harf ile yeri hatırlatılanlarız biz. Göçmenken, yerleşikken, işçiyken, sermaye sahibiyken, mahalleliyken, kentliyken, köylüyken, ezen veya ezilen ulusun parçası iken, becerikli beceriksiz iken, vasıflı, eğitimli, vasıfsız, cahilken, tatlı ya da huysuzken, namuslu veya fahişe iken, yetenekli, güçlü, güçsüz iken, her yerde veya zamanda benzer şeyleri yaşayanlarız.

Bu yüzden meydanlarda, sokaklarda, evde, işte, plazada, masa başında, ocak başında, her yerde çığlık atanlarız. Bu yüzden dilimizi geri alıyoruz artık. Varlık mücadelesi verirken, dilimizi, kelimelerimizi geri alıyoruz. Bu hayatı bu biçimde paylaşmak istemiyoruz, isyandayız artık. Öldürülmek için sıra beklemeyeceğiz. Sevgi ile örtülen şiddetin ölçeğini belirlediği hapishanelerini reddediyoruz. Sadece 8 Mart’ta değil, her yerde kör-sağır-dilsiz olmamız şartıyla verilen aşkı reddediyoruz. Hayatımızı, emeğimizi ve bedenimizi değersizleştiren, mal eden erk-ek sistemin karşısında ayrımları reddederek duruyoruz. Çığlıklarımız bunun işareti, bunun cümlelerini kuruyor. Çığlıklarımıza çığlık katın.