Şehirler, aşılmaz dağlar, o nazlı nazlı aktıkça yatağını hırçın döven Munzur çayı, sırtını dağlara dayayan Dersim’e, Dersim'in daracık sokaklarından Amed, Ankara, İzmir ve ardı arkası gelmeyen kentler, kent yoksulları beni yakamdan tutup "Schindler’in Listesi" filmine götürmüştü.

Film siyah beyaz çekilmişti. Yakılıp yıkılan kentler ve sokaklar, bir deri bir kemik kalmış yaşayan ölü kadın ve çocukların çaresiz gezinişlerini, ölüm vagonlarının aralarında gözevleri kurumuş kadınların perperişan duruşlarına bakarken, yan taraftan sessizce geçen kırmızı mantolu küçük bir kız seyirciye "dur, umudunu yitirme, ben buradayım" dercesine yürüyüp gidiyor.

Gestapo'nun ölüm vagonlarına doldurduğu bir deri bir kemik insanların 'bu onulmaz sonlarıdır dedirten görüntüleri, o ağır, ağdalı siyah beyaz renklerin arasından kırmızı mantolu kız yine raylar üzerinde boylu boyunca yürüye yürüye gidiyor.

Kuşkusuz Spielberg büyük bir deha. 'Schindler’in Listesi' filmindeki küçükmüş gibi gözüken bu büyük metaforu, soykırımı beyinlere kazarcasına yerleştirmiş. Film bittiğinde herkes birbirinin yüzüne sessizce bakarak "sahi o kırmızı mantolu küçük kıza ne oldu?" diye sorar gibiydi. Sonra solgun yüzlerde bir tebessüm belirdi.

Evet, o bir özgürlük umuduydu ve sonsuzluğa doğru yürümüştü.

Kürdistan’ın muhafazakar toprağından yönünü kavgaya dönen ilk kadın direnişçilerden olmasının, Sakine Cansız’a ayrı bir önem kattığı kesindi.

Unutmayalım, bu coğrafya üç büyük Semavi dine ortak olmuştu. Tutucu geleneklerine sıkı sıkıya bağlı bu topraklardan özgürlük hareketine doğru yönelmek çok kolay başarılacak birşey değildi.

'Sakine Cansız-SARA' belgeselini hazırlayan Bircan Delal Yıldız, Elif Engil Şimşek ve Şehbal Şenyurt, aslında Spielberg’in kırmızı mantolu kızını getirip Kürdistan’a yerleştirmişti.

Geleneklerden, evden kopuş, fabrika işçiliği, zindanla tanışma, özgürlük, daha büyük diriliş. PKK kuruluş kongresine katılma, tekrar tutuklanış. Ünlü Saygon Zindanlarını aratmayan Diyarbakır Zindanı ve Anadolu'nun değişik diyarlarındaki zindanlarında tutsaklık yılları. Kendi deyimiyle "Hep Kavgaydı Yaşamı"…

Uzun zindan yıllarının ardından yine özgürdü. Bu uzun ince zarif kızıl saçlı kadın, kelimenin açık anlamıyla bir ananın karnından çıkıp dünyanın karnında geziniyordu.

Belgeselde olduğu gibi O’nu Berlin, Hamburg, Amsterdam, Paris ve Kandil’de görmek mümkündü. Yüzünü erişilmez Kandil dağlarına döndüğünde daha bir özgür olduğu kesindi.

Kürekle toprağı karıp gerilla kamplarına fide dikerken, yüzünü seyirciye dönerek, "Bıraksalar bütün Kürdistan topraklarını çiçek, ağaç ve yeşillikle bezemek istiyorum" diyerek gülümsüyordu.

Koca Kandil dağında, manga manga kadınların arasında yürürken, "iyi bakın, dişle tırnakla yarattık bunları" dercesine kendinden çok emin bir şekilde konuşuyordu.

Kızıla boyalı saçlarını uğultulu rüzgarlara savururken, hemen yanı başında kayalar arasındaki büyük bir çağlayanın içerisinden sayıları elliye yakın genç kadın gerilla birliği gülümseyerek suyu yara yara ilerliyordu.

Büyük şelaleler, geyikler, dağ tavşanları ve gerillalar dağların zirvelerinde insanlığın ortak yaşamını çoktan kurmuşlardı.

İzleyicilerin kendi iç derinliklerine dalıp bu rezil ve güzel dünyanın pespayelikleriyle yüzleştikleri kesindi.

Oysa dışarıda hayatın gerçek acımasız filmi canlı canlı çekiliyordu. Kürt illeri yeniden ağır işgal altına alınmış, yakılıp yıkılıyordu.

Binlerce asker, özel savaş birlikleri, keskin nişancılar, kelle avcısı gladyatörler yakıp yıktıkları Kürt illerinin yıkıntılarının altında kalmışlardı.

Birbirine benzeyen paslı sesler, yalan üzerine yalan söyleyip kendi yalanlarına inanmaya çabaladıkça cıvıklaşıyor, çamurlaşıyor, battıkça batıyordu.

Garip bir coğrafyaya dönüştü. Fırat'ın beri yakası çürüdükçe öte yakası diriliyordu.

Dostoyevski romanlarının eli baltalı saralı tipleri, şimdilerde sarıklı, sakallı, şalvarlılar ve ellerindeki ağır suç makinalarıyla Kürt illerini yaşanmaz bir harabeye çevirmişti.

Çarpıcı tek gerçek vardı, o da bu defa daha ağır daha beter yenildikleriydi.

Arkası sırlı aynada gördükleri korkunç, zebani silüet kendileriydi.

Sur, Nusaybin, Cizre sokaklarında Spielberg’in kırmızı mantolu kızı Kürdistan’da çoğalmıştı.

Sara ve Sara’lar hendeklerin ardında ölümüne direniyorlardı.

Edvard Munch’un 'Çığlık', Picaso’nun 'Guernica'sını, Muzaffer Oruçoğlu’nun 'Kobanê-Savunma' tablolarını Kürt gençliği kendi bedenlerini ateşin yangınına atarak, ölülerin dirilmiş tablolarını sağır ve kör dünyaya gönderiyor...

Yıkıntının altından yelkinip kalkan Kürtler, önümüzdeki dönemde sanatta büyük yaratıcılıklara imza atacaktır.

Daha çok direniş romanı, belgesel film, şiir ve tablo göreceğiz.

Unutmayalım ki tarihten günümüze hep büyük sanat eserleri çürümenin içerisindeki yelkinmeyle, büyük dirilişle gün yüzüne çıkmıştır.