Yılmaz Güney, devrimci önderlerden Süleyman Cihan'ın işkencede öldürüldükten sonra çekilmiş fotoğrafının üzerine, "Türkiye'nin Gerçek Yüzü" başlığını koyarak, binlerce afiş bastırmıştı.
Cannes'da denizle bütünleşmiş, palmiye ağaçlarıyla süslü festival sokağından uzanarak, daracık ara sokakları bu afişlerle donatıyorduk.
Bazı sokaklarda el sallayıp, bizi yanına çağıran esnaflar oluyordu. Bunlar daha çok, sürgüne gönderilmiş Rum ve Ermeni ailelerin bilmem kaçıncı kuşak fertleriydi.
Hiç unutmadığım, ömrümce de unutamayacağım anlar yaşamıştık o günlerde. Küçük bir terzihanedeki adam bir süre bizi dikkatle izledikten sonra yanımıza gelmiş ve Diyarbakır Ermenilerinden olduğunu söyleyip, bizim arkadaşlardan birisiyle Kürtçe sohbete başlamıştı.
Yandaki marketin sahibi, bize zorla bir şarap hediye etmişti. Bir öteki sokakta lokantası olduğunu, çekinmeden oraya gidip yemek yiyebileceğimizi söylemişti bir başka Ermeni.
Daracık bir sokağın kuytu bir köşesinde kendime göre bir izbe yer bulup bir süre oturmuş; hem bütün bu olup bitenleri izlemiş hem de bu güzel şehrin alametini düşünmüştüm.
Diyarbakır'da, Van'da ve daha kimbilir nerelerde kırıma uğrayanlardan arda kalıp sürgün yollarına düşenler, bir başka sürgünü konuk ediyorlardı şimdi. Hem de dünyayı sallayacak bir filmi koltuğunun altına alarak gelmiş bir sürgünü, Yılmaz Güney'i...
Yanımıza gelip dostluğunu sunanlar, astığımız afişten birer adet almayı da ihmal etmiyorlardı. Diyarbakır sürgünü terzi, bir ara "Yol" filminin afişini sormuştu. Bizde olmadığını söylediğimizde de, "Ben onlara ulaşırım. Siz işinize bakın" demişti. Doğruydu. Ertesi akşam terzihanenin bütün camlarını Yol filminin afişleri kaplamıştı.
Bir filmi beklemenin küçük ayrıntılarıydı bunlar. Ama daha da önemlisi, bütün mağdurlar yanyana gelmişti ve büyük filmin konusu zaten buydu bence.
Bir renk cümbüşünün, büyük bir şaşaanın içerisinde biraz da mahcup bir hal ile gezinip duruyorduk. Halimiz, ahvalimiz sokaklarla pek uyuşmuyordu. Reklam şirketlerinin, sinema endüstrisinin büyük patronlarının, ünlü-ünsüz sanatçıların arasında, yolunu yordamını bilmediğimiz yerlerde, üstelik ceplerimiz delik ve garip bir halde, biz de bir şekilde dolaşıyorduk.
Bütün gazete ve televizyonların ilk gündem maddesi Yılmaz Güney'di. Onun bir kare fotoğrafı için belki yüz binleri verirlerdi. Garip ama gerçek: Biz istediğimiz an onu görebiliyorduk. İşin en haz veren yanı da buydu heralde.
Öğleden sonra festival sarayının önünde bir izdiham oluştu. Kamera takırtıları, uğultular ve patlayan flaşlarla birlikte, saraya Yılmaz Güney girdi. Özel bir izin çıkarıldı ve herkes "Yol" filminin gösterileceği salona doluştu.
Garip ve tuhaf bir duyguydu. Eleştirmenler, sanatçılar, kısacası herkes onu ayakta alkışlıyordu. Bir film yaratıcısından öte bir şeye, bir kahramana dönüşmüştü Yılmaz Güney.
Film daha çok bize benziyordu. Elbette kurguya dayalı bir filmdi bu. Ama aynı zamanda bizim yaşadıklarımızın bir parçası gibiydi. Gel gör ki, bu sahneler Fransız, İngiliz ve başka uluslardan insanlara olağanüstü geliyor, onları muazzam derecede sarsıyordu. O büyük salonda kendisine yer bulabilmiş olanlar nefeslerini tutarak izlediler Yol'u.
Film bittikten sonra Yılmaz Güney'i dakikalarca alkışladılar. Hatta aynı ödülü paylaştığını unutmuş gibi görünen Costa Gavras da heyecanla alkışlıyordu onu.
O filmi burada anlatmanın bir gereği yok. Klasik edebiyatta Tolstoy romanlarının yeri neyse, sinemada da Yol'un yeri odur bence. Yıllar sonra tekrar dönüp izleyebiliriz Yol'u. Her izleyişimizde yeni bir tat keşfedeceğimiz kesindir.
Otuz iki yıl aradan sonra, bu kez Nuri Bilge Ceylan'ı gördük o sahnede. Yavaş adımlarla festival sarayının merdivenlerinden yukarılara doğru tırmanıp, ödülünü eline alır almaz, "Bu ödülü, son bir yılda ülkemde öldürülen gençlere adıyorum" dedi.
Yılmaz Güney, Yol fimini festivale getirdiğinde 12 Eylül zindanları insanla doluydu. Kanlı karanlığın resmini büyüterek sanatın efsunundan geçirip gelmişti.
Bugün aynı duyguları bir başka yaratıcı, Nuri Bilge Ceylan yaşatıyordu bize. Demek yürünecek çok yolumuz vardı daha.
Onun "Uzak", "İklimler", "Üç Maymun" ve özellikle, "Bir Zamanlar Anadolu'da" filmlerini sarsılarak seyretmiştim.
Oyuncular, uzanıp dokunabileceğimiz kadar yakın duruyorlardı bize. Teması da bir o kadar tanıdıktı, "Bir Zamanlar Anadolu'da"nın. Bu yüzden olsa gerek, izleyici olarak bizi de oyunun bir parçası haline getirme başarısını gösterebiliyordu.
Sahneler tam bir sinema büyüsü örneği gibiydi. Her kare, düşsel dünyamızı sarsan etkileyici bir puzzle'ın parçası, felaketimize ait büyük bir fotoğraf karesi olarak yapışıp kalıyordu gözlerimize sanki.
Bir katilin kendini arayışı gibi başlayan film, kocaman bir ülkenin üzerinde yaşayan hemen herkesi katillerin arasına katarak ilerliyordu.
Kış Uykusu'nu henüz izleme şansına sahip olamadık. Nuri Bilge Ceylan'ın büyülü yolculuğunu bu filmiyle daha da büyüttüğü kesindir.
Demek, memleketin her yerinden sökün eden kötü haberlerin karanlık dehlizlerinde bağırıp çağıran muktedirlere, "Durun yerinizde! Hepiniz çekip gideceksiniz yeryüzünden. Hem de kötü ünlerinizle," diye seslenecekler daha, sanatsal yaratıcılıklarıyla Nazım Hikmetler, Sebahattin Aliler, Yılmaz Güneyler, Nuri Bilge Ceylanlar... Karanlığın örtülerini fırlatıp atarak, "Kış Uykusu"ndan uyanmanın bir "Yol"unun olduğunu sanatlarıyla göstermeye devam edecekler.
CİHAN ERDOÐAN: 'Kış Uykusu'ndan uyanmanın bir ‘Yol’u vardır elbet...