MEÇHUL ÖÐRENCİ ANITI

Buraya bakın, burada, bu kara mermerin altında
Bir teneffüs daha yaşasaydı
Tabiattan tahtaya kalkacak bir çocuk gömülüdür
Devlet dersinde öldürülmüştür

Devletin ve tabiatın ortak ve yanlış sorusu şuydu:
-Maveraünnehir nereye dökülür?
En arka sırada bir parmağın tek ve doğru karşılığı:
-Solgun bir halk çocukları ayaklanmasının kalbinedir.

Bu ölümü de bastırmak için boynuna mekik oyalı mor
Bir yazma bağlayan eski eskici babası yazmıştır:
Yani onu oyuncakları olduğuna inandırmıştım

O günden böyle asker kaputu giyip gizli bir geyik
Yavrusunu emziren gece çamaşırcısı anası yazdırmıştır:
Ah ki oğlumun emeğini eline verdiler

Arkadaşları zakkumlarla örmüşlerdir şu şiiri:
Aldırma 128! İntiharın parasız yatılı küçük zabit okullarında
Her çocuğun kalbinde kendinden daha büyük bir çocuk vardır
Bütün sınıf sana çocuk bayramlarında zarfsız kuşlar gönderecek.

Ece AYHAN


Bu salgın Portekiz’deymiş gibi gözükse de aslında bütün dünyayı sarıp sarmalayan bir gerçeğin uçurum kıyılarına doğru yola çıkarmıştı Saramago’yu.
Ne kadar inandırıcı olurum bilemem, bu kitabını okuduğumda onun dünyaca tanınmış bir yazar olduğunu da bilmiyordum. Şaşırıp, afallayarak okumuştum. Romanın akıcılğıyla gözümün önünden eski okuduklarım, duyduklarım sağanak bir halde yeniden, yeniden yıldız gibi kayıp gidiyordu..
Yeşil Irmak’ın hemen kıyısında şirin bir evin bahçesinde hem nehirin akışını izliyor hem de karşıdaki Kırklar Dağı’nın ihtişamına bakıyordum. Ara ara yanıbaşımda oturan, dedesi Dêrsim sürgünü bir kadının dedesinden duyduğu sözlerine de kulak veriyordum.
Ev sahibi Elif Ana yanıma yaklaşıp “Bunlar bildiğin Kürt’lerden değül. Bunlar Alevüler, Atatürk kırdığını, kırdı. Kırmadıklarını da önüne katıp bizim buralara kadar kovaladı” dedi.
Garipseyerek her ikisine de baktım. Omuzlarını silkerek acı gerçeği kabullendiklerini sessizce onayladılar...
Dêrsimli kadına, “Dêrsim’e gittin mi?” diye sordum, “Yok hayır dedeme söz verdik gitmedik gitmeyeceğiz de” diyerek noktayı koydu.
Elif Ana Kırklar Dağı’nı göstererek, “Sen bu dağları bilmezsin, hem nereden bileceksin” diyerek yavaş yavaş anlattı. “Bu dağlar lanetlidir. Bu dağlarda Baba İlyas’ı idam edip kellesini gövdesinden ayırdılar...”
“Her yıl Haziran’da bu dağlarda kırklar meclisi kurulur... Ak kefenliler gelip bu dağlarda Cem’e dururlar... Onları sadece yüreği temiz insanlar görebilir. Her göze görünmezler...”
Kırım kendi senaryolarını da üreterek yoluna devam ediyor. Körleşmek bulaşıcılığının kapılarını aralıyordu.
Yeşil Irmak’ın kıyısından Amasya’dan ayrılmıştım. Sessiz bir kasabada Mehmed Uzun’un külliyatını toplayıp okumaya başlamıştım.
Dicle’nin Yakarışı’nda, Cizre Botan’da Mîr Bedirxan önderliğinde büyük bir Kürt dirilişiyle karşı karşıyasınız. Cizre kalesinin karşısında, ünlü şair Melayê Ceziri’nin de eğitim gördüğü, eğitmenlik yaptığı ve hatta Melayê Ceziri’ye öğrencilik yapmış olan şiir ve divanıyla tanınan, esasında bir halk dengbêji olan Feqiyê Teyran da burada okumuştu. Yaygın bir söylentiye göre, Mem Alan Destanı’nı manzum bir esere dönüştürüp ondan Mem û Zîn adında bir şaheser yaratan, kitapları özellikle Nabara Bickan (Çocukların yeni baharı) çocuklar için ders kitabı olarak okutulan ünlü şair Ehmedê Xanî de burada okumuştu. Kürt rönesansının diyarı Medresa Sor’da (Kızıl Medrese) onlarca Kürt genci Kürt divanı ve edebiyatı, musikisiyle ilgilenmekte, eğitimcileriyle birlikte orada yatıp kalkmaktadırlar. Güney Kürdistan’da görünen manzara, ateşi ve güneşi kutsayan Kürtler, diğer Kürtlerin zulüm ve saldırılarıyla karşı karşıyadır. Ateşin ve güneşin diliyle yanıp tutuşan Êzîdî Kürtleri diğer Kürtler dağlara sıkıştırıp ölümlerden ölüm beğendirirken, kuzeydeki Kürtler de hiç farksız değillerdi.
Dilo Mehmed Uzun bütün külliyatında usta edebi diliyle Kürtlerin aşk ateş ve ihanetini anlatıyordu. Yeğen Yezdin Şêr’in ihanetiyle ağır yenilgi alan Mîr Bedirxan ‘’Baltanın sapı odun olmazsa ormana zeval gelmezdi’’ diyerek sürgün yollarına düşmüştü.
İstanbul’un ardından Kıbrıs ve Suriye yollarına düşerek yaşamının sonuna kadar ızdırap, sürgün ve Kürtlerin acı yenilgisini iliklerinde hissederek, sürgünde yaşamını yitirdi.
Dilo Mehmed Uzun Osmanlı döneminden Cumhuriyet dönemine uzanan Kürtlerin acı ihtiras ve yıkım dolu tarihlerini büyük bir titizlikle hem de Kürtçe modern edebiyata aktarmıştı.
Körleşmek tarihten aldığı enerjiyle yoluna titiz bir şekilde devam ediyordu.
1938 Dêrsim kırımını biraz da iktidarın işgüzar bezirganlığıyla bilmeyen kalmadığı için değinmek istemedim.
Anadolu coğrafyasında kısa bir tarihsel gezinti derken Hampartsum Çitciyan’ın Belge Yayınları’ndan çıkan ‘’Ölüme Kılpayı’’ adlı anı romanında  da “büyük kırımı” bir kez daha hissettiriyor.
Masum Ermeni halkı itilip kakıldığı yerlerden mesken tuttuğu Kürdistan’da kilim, kumaş tezgahları, bakır işleme, büyük ekmek fırınları ile bütün el hünerlerini kendileri gibi yoksul olan Kürt diyarlarında kaygısız bir şekilde üretip, öğreterek yaşamlarını sürdürmeye çabalıyorlardı.
Bir şafak vakti olan olmuştu. Yakılan ev, izbe ve sığınaklardan yanık insan etinin kokusu göğün sidre makamına erişmişti.
Kadim Anadolu topraklarındaki bütün Ermeni üretim tezgahları durmuş, “gavura” olan allerji herşeye hakim olmuştu.
Bütün canlılar susmuş, devlet denilen mütegallibe tekmil sürek avına çıkmıştı. Memleketin bütün kör, batıl ve bağnazlarını bil cümle bütün cehaleti de yanına alarak, büyük sefere cıkmıştı.
Heryer yangın yerine çevrilmişti. Kırılan kırılmış, artda kalanlar yalın ayak, aç bilaç sürgün yollarına düşmüşlerdi.
Dêrsim Peri Suyu, Harput civarlarından başlayan sürgünün yönü Derzor çölleri ve Suriye’ydi.
Bu büyük kırım, bu büyük felaket resmi ağızlarca yıllarca yüksek seslerle inkar edildi. Çoğalıp büyüyen bu inkarlarla deyim yerindeyse ‘’cinli’’ de bir toplum yetiştirildi.
Yakın tarihin bulaşıcı körleşmesinin en büyük ve en yoğunu da bu bulaşıcılıktı.
‘’Kart’’ dediler ‘’kurt’’ dediler, ‘’kart-kurt’’tan binlerce ölüye ulaşan bu büyük savaşın hemen ardından sekizyüz kilometrelik bir alana yayılan Kürdistan ortaya çıkınca, iyice cin atına bindiler. Sanki büyük bir uçurumun kıyısındayız.
Jose Saramago’nun işaret ettiği büyük körlükten uyanıp sanki onun son romanı gibi topluca görmeye başlayacağız…