Bir ülkede tek bir insan bile hak, adalet, eşitlik, özgürlük değerleri konusunda sıkıntılar yaşıyorsa o ülkede büyük sorunlar var demektir. Türkiye’de ise bırakalım tek bir insanı, toplumun yarısından fazlası yaşamın artık katlanılmaz hale geldiğini söylüyor. İnsanlar başına bir şey gelmeyeceğini bilse ve fırsatını bulduğunda rahatsızlığını yansıtıyor. Öyle ki, toplum mevcut AKP iktidarına karşı bir dokunulsa bin ah işitilecek duruma gelmiş.
Dış dünya ise gün geçtikçe daha çok kapıları Türkiye’ye kapatıyor. Türkiye toplumuyla yine iyi ilişkiler kurmak istiyor, ama bu yolda artık AKP’siz, Erdoğan’sız yürünmesi gerektiğini bir biçimde söylüyor. Geçmişten beri süre gelen ekonomik çıkar ilişkileri bile tali duruma düşmüş bulunuyor. Tayyip Erdoğan ismi duyulunca kötü bir şey yenildiğinde yüzde oluşan iğreti ifadesi herkesin yüzünde beliriyor. Parası da, kârı da ona kalsın, yeter ki uzak dursun bizden, ağzımızın tadı kaçmasın, bozulmasın denilmeye getiriliyor.
Türkiye nasıl bu hale geldi ya da getirildi? Bundan kim sorumlu? Elbette ki ilkin AKP iktidarı ve burnundan kıl aldırmayan diktatör. Bunların sorumluluğu çok büyük ama sadece onları, yani suçluları işaret etmek yeterli olmaz. Sosyalist teoride, suçlunun suç işler hale gelmesi durumuna neden olan ortam da araştırılır, sorgulanır. Varsa eksik ve yanlışlıklar düzeltme bir de oradan yapılır.
Bu durumda her birimiz şu soruyu kendimize sormalıyız. Bizim hiç mi sorumluluğumuz yok? Suçluların meşrebi belli, onlar kötü, pislenmiş. Onlar Kürt ve insanlık düşmanı. Onlar zalim, yalancı, hırsız. Onlar, duygusuz, diktatör. Onlar faşo ağa ve çok daha fazlası. Bu gerçeklik artık herkes tarafından görülüyor, biliniyor ve söyleniyor. Ama yine de sadece onlar suçlu değil. Onlar her ne kadar şiddet temelli güç ve zor araçlarını ellerinde bulunduruyor ve hiç çekinmeden topluma yönelik kullanıyor olsalar da, yine de sadece onlar ve onlar gibi olanlar sorumlu değil. Esas sorumlu ezilenler, farklı halktan ve inançtan topluluklar, demokrasi güçleri, aydınlar, iktidardan nemalanmayı bekleyen bazı kesimler. Yani bugünlere kadar gelmesine fırsat veren bizleriz, hem de her birimiz!
Zihniyeti belli olmasına, Türkiye’yi nereye sürüklediğini bilmemize, görmemize rağmen önünü almadık. Dolayısıyla bu sonucun ortaya çıkacağını bilen herkes sorumlu. Çünkü yanlış yaptığı zaman düzeltmesi için yanlışını kabul etmeyeceğimizi hissettirmedik. Hep aman başbakandır kızdı, heyheylendi, biz alttan alalım, siniri geçince her şey düzelir, aklıselim davranalım, sineye çekelim dedik ve insanların hangi acıları çektiğini düşünmeden herkesi de buna davet ettik. Oysaki 2002-2017 sayılı treninin üzerinde kocaman harflerle “son durak faşizmdir” diye yazıyordu. Ama biz bu trenin belki şehrin öbür yakasındaki, suyun öte tarafındaki demokrasiye de gideceğini düşündük, sandık, bundan medet umduk. Aslında bir nevi faşo ağanın nasıl faşo ağa olduğunu film gibi izledik. İyi niyet de gün geçtikçe daha çok suistimal edildi.
Onlar iktidarın bütün hilelerini öğrendiler. Zaten ikiyüzlüydüler ve yalan söylemede de ustalaşmışlardı. Yalanlar, iktidar ve hileler birleştirilmiş, toplumu medet uman pozisyonunda tutma becerilmişti. Canını almıyor, iyileştirmiyor ama iyi yapacağım diyerek sahte umut yaratıyordu. Tabii o esnada tabiri caizse götürdüğünü götürüyordu. Sille de bir türlü çarpılmadı yüzlerine.
Faşo ağanın ve AKP iktidarının hikayesi bu kadar. Toplumun numaralarını yuttuğunu ya da en azından ses çıkarmadığını görmüşler, bir de gün geçtikçe kendilerini daha çok güçlü hissetmişler ve böylece daha çok ben ben demeye başlamışlar, daha çok hırçınlaşmışlar, daha çok kan aksın, insanlar ölsün demişler, daha çok farklılıklar ortadan kalksın, her şey tek tek olsun demişler. Sonuç da içte savaş, dışta hiç dost, herkes düşman, yaşasın tek millet, vatan millet sakarya!
Peki, ne yapmalı? Nasıl davranmalı? Suskunluğumuzu bozacak mıyız, yoksa hala içten içe attığımız çığlıklara kulak verilmesini mi bekleyeceğiz? Tabii ki mücadele edeceğiz. İçimizi yakan, bizi biz olmaktan çıkaran mevcut iktidara karşı daha ne kadar sessiz kalınabilir ki! Hakikati savunduğumuzu söylüyorsak bu gerçeği avazımızın çıktığı kadar bağırmalıyız. Susmakla, yerinde durmakla bir yere varılmaz. Zaten bu tabloyu ortaya çıkaran suskun halde durmamızdı. Keskin mücadele ortamında faşizme karşı sessiz kaldığımız her an, her saniye insani değerler açısından zaten eksiltmiş bizi, bir şeylerin erimesine neden olmuş. Daha ne kadar azalmasına tahammül edebiliriz ki! Belki de herkesin kaybedecek şeyleri var, olacak ama mücadele etmediğimizde, sustuğumuzda, yanlışlara göz yummaya devam ettiğimizde ortada ne kalacak ona bakmamız lazım.
Hiç kimse birilerinin gelip kendisini kurtaracağını da beklememeli. Herkes kendisinin ve kendisiyle herkesin kurtarıcısı olmalı. Kuşkusuz insanlık var olduğu müddetçe toplumsal ve güzel değerleri canlı tutmak isteyen dava insanları var olacak. Ki zaten varlar ve mücadele ediyorlar. Ama toplumunu, toplumsallığını korumak isteyen, ezildiğini, yok sayıldığını, haksızlığa uğradığını düşünen herkesin de bütünleşmede yetersizlikler yaşadığı ortada. Sorun da buradan kaynaklanıyor.
Şu gerçeği unutmayalım, güç kendimizde, güç biziz! Yerer ki, bir başlangıç yapalım. Harekete geçme zamanı çoktan gelmiş, beklenen her an bizi kendimiz olmaktan daha çok çıkarıyor. Doğruyu söylemesek, yalana göz yumarsak onlardan ne farkımız kalır ki. İnsan nasıl insan olmuştu, insanlık değerleri nasıl kazanılmıştı? Herkesin bedel almayı göze alması pahasına. Öyle kritik bir dönemden geçiyoruz ki, herkes hakikati etkin kılmak için bedel ödemeyi göze almalı. İnsanı sevdiğimizi söylüyorsak, toplumcuysak başka çaremiz yok.
Mezopotamya ve Anadolu topraklarında hepimiz özgünlüğümüzle var oldukça bu topraklar güzeldir. Bu topraklar birimizin değil, hepimizindir. Bu topraklarda özgürce, kimsenin boyunduruğuna girmeden yaşamasını bilelim. Bir iktidarın ya da diktatörün istediği gibi, istediği renkte ve kıyafette, istediği sözlerle yaşamak zorunda değiliz. Bu istemler, bu çığlık sadece benim değil, insani değerler konusunda hassas olan ve onları hisseden herkesin. Çıkış yolu budur.
Herkes benim gibidir ve ben herkesin duygularının ifadesi olan çığlık olup yüreklere aktıkça adalet istemi ve mücadelesi daha çok çoğalacak. O zaman sesimi kısmak isteyenler suspus olacak ve herkes hak ettiği gibi kendisi olacak!