Van’da yüzlerce insanımızın yaşamına mal olan ve halkımızı yasa boğan ağır bir deprem felaketi yaşadık. Kürtler üzerinde hükmünü icra eden sömürge yönetimi, felaket üreten yüzünü bu depremde de birçok yönüyle ortaya koydu. Normal bir yönetime sahip herhangi bir ülkede ciddi kayıplara yol açmayacak bu çaptaki bir deprem, sömürge koşulları nedeniyle Van’da yüzlerce can aldı. Her şeyi Ankara’da merkezileştiren ve nerdeyse tuvalete çıkmayı bile kendi iznine bağlamak isteyen bürokratik Türk devlet yapısı, kaplumbağa hızını aşmayan aheste hareket tarzıyla felaketin boyutlarını büyütme becerisini bu deprem vesilesiyle bir kez daha ortaya koydu. Depremde ilk saatler çok önemli olduğu ve hızla başlaması gereken enkaz kaldırma işi birçok canı kurtarabileceği halde, arama-kurtarma ekiplerinin bölgeye ulaşmasını oldukça geciktirdi. Kapıya dayanan kış koşulları nedeniyle çadır ve soba ilk karşılanacak ihtiyaçlar iken, dünyanın bilmem kaçıncı büyük ekonomisi olmakla övünen Ankara yönetimi, Van’a ancak bir mahalleye yetebilecek miktarda çadır gönderebildi. Kısacası Ankara da Van depreminin altında kaldı.
Daha da önemlisi, AKP Hükümetinin enkaz kaldırma kapsamında acil müdahale için ekip ve teknik yardım teklifinde bulunan elli kadar ülkenin bu önerilerini geri çevirmesiydi. Marmara depremi sırasında kanlı bıçaklı olduğu Yunanistan’ın yardım teklifini bile geri çevirmeyen Türkiye’nin Van depreminde tüm teknik yardım önerilerini reddetmesi, içerde olduğu kadar yabancı medyada da ağır eleştiriler ve yorumlara konu oldu. Tüm yorumlarda AKP Hükümetinin bu tutumu depremin Kürt coğrafyasında yaşanmasına bağlanıyordu. Özellikle yabancı medya, Ezop diliyle de olsa yorumlarında şu gerçeğe parmak basmak istiyordu: Enkaz altında kurtarılmayı bekleyenlerin çoğu Kürt’tü. Birçoğu PKK’nin destekçisiydi. İçlerinde polise taş atan çocuklar dahi vardı. Bunlar ‘terör örgütü’nün potansiyel gerilla adaylarıydı. Bu tip insanları kurtarmak için kolları sıvamak gerekmiyordu. Kendilerine layık olanı bulmuşlardı. Hükümet böylelerini kurtarmak için mi yabancı yardım ekiplerine evet diyecekti?
Doğal afetlerin düşman güçleri bile bir araya getiren tipik bir özelliği vardır. Böylesi durumlar karşısında insanların refleksleri ortaklaşır ve aynı noktada buluşur. Katil cinayet işlemeyi, hırsız çalmayı erteler. Husumetler bir yana itilir. Irk, din ve dil ayrımı gözetmeksizin, herkes bir an önce felaketzedelerin yardımına koşmak ister. Kimse çıkıp da “Dağda kuş avlar gibi askerimi vur, polisime taş at, felakete uğrayınca da polisi ve askeri yardımına çağır, yok öyle şey” demez. Bir televizyon sunucusu çıkıp “Felaket Doğu’da, Van’da da olsa” diye söze başlamaz. Kimse “İnşallah hepsi helak olur” türünden insanlık dışı temennilerde bulunmaz. Ne yazık ki Türkiye’de bütün bunlar fazlasıyla yaşandı. Ekranlarda ve sosyal medyada yabancı medyanın yorumlarını doğrulayan son derece vahim gelişmeleri izledik. Milyonlarca insan ulusal düzeyde yayın yapan Türk medyasında bu tür insanlık dışı ırkçı yaklaşımlara tanık oldu. Öyle ki, Kürdistan’da taş üzerinde taş, gövde üzerinde baş bırakmaması için Türk ordusunu eyleme çağıran MHP lideri Devlet Bahçeli’yi bile lanet okumaya yönelten iğrenç tutumlar sergilendi.
Peki, bu nasıl oldu? Ağır can ve mal kaybına yol açan bir doğal afet karşısında bile medya nasıl kin ve nefret duygularıyla hareket edebildi? Bir egemen erkek ideolojisi olan ırkçı milliyetçilik nasıl oldu da bu ideolojiye en uzak olması gereken kadınları bile bu denli etkisi altına alabildi? Tuz da koktu denilen an tam da bu kadın sunucuların dilinden ırkçılık zehrinin aktığı an değil miydi? Hangi sistem ve politikalar doğası barışla yoğrulmuş kadınları dahi Kürtlere karşı bu denli saldırgan bir tutum içine girmeye yöneltebildi? İnsanlar nasıl böyle bir felaket karşısında “Oh olsun” diyecek duruma getirilebildi? Sorular daha da çoğaltılabilir. Yürürlükteki sistemi ve politikalarını sorgulamadan, bunlar ve benzeri sorulara doğru cevaplar verilemez.
Pamuk ipliği derekesine düşürülen halklar arasındaki bağların temeline dinamit koyan ve ‘bin yıllık dostluğu’ mezara gömmek için elinden geleni yapan Başbakan Erdoğan’ın kendisidir. Irkçılık zehrini Türk toplumunun dimağına zerk eden odur. Her konuşması teröre davetiye niteliği taşıyan ve toplumu kan ve ceset görmek için can atar hale getiren odur. “Biz ceset görmedikçe ordunun teröristlere karşı mücadelede başarı sağladığını kabul etmeyeceğiz” dedirten odur. Nazi rejiminin Propaganda Bakanı Göbbels’e taş çıkartan şiddet yüklü nutuklarıyla ırkçı histeriyi ayyuka çıkartan ve linç olaylarının gelişmesine yol açan odur. Kendi kimliğini savunmakta ısrar eden ve kendi değerlerine ihanet etmeyen Kürtleri zindanlara dolduran odur. “Ben olsaydım Apo’yu asardım” deyip darağacına sevdalılığını dillendiren ve sadece bu cümlesiyle bile ne menem bir demokrat olduğunu Kürtlerin gözüne sokan odur. Her ağzını açtığında BDP’ye hakaretler yağdıran ve düşmanlığını açıkça ortaya koyup milliyetçi saldırganlığa hedef gösteren odur. Özetlemek gerekirse kan ve göz yaşı üzerinde siyaset yapan kişi odur.
“Dağda askerimi kuş gibi avla, polisime taş at, felaketle yüz yüze gelince de Mehmetçiğimi ve polisimi yardımına çağır! Olmaz öyle şey, herkes biraz haddini bilecek” diyen naylon sunucu kesinlikle Başbakanla aynı dili konuşuyor. Aralarındaki tek fark sunucunun tüm namuslu Kürtleri hedef alması, Başbakanın ise Kürtlerin siyasi öncülerini ve seçilmiş temsilcilerini hedef tahtasına yerleştirmesidir. Her ikisinin sözleri de içeriği itibariyle örtüşüyor. Naylon sunucu üslup hatası yaparken, Başbakan teröre davetiye çıkaran sözcüklere kendince elbise giydiriyor. Biri çırılçıplakken öbürü sözüm ona örtünüyor. Ancak bu örtünme malûm hikâyedeki kralın çıplak halinin ötesine geçmiyor. Dalkavuk takımı “Ne de güzel konuşuyor, padişahım çok yaşa” diye çığlık atarken, hikâyedeki çocuğu temsil eden Kürt halkı Başbakan Erdoğan’ın bu çıplak halini öfkeyle seyrediyor.
Başbakanın derdinin ırkçı histeriye set çekmek değil, kılıf geçirilmiş ırkçılığı konuşturmak olduğunu başka durumlarda da görüyoruz. Örneğin Devlet Bahçeli “Ordu Kandil’de taş üzerinde taş, gövde üzerinde baş bırakmamalı” derken, Erdoğan bu sözlerin içeriğine hiç itiraz etmiyor. Sadece Bahçeli’nin tahrikçilik yaptığını söylüyor. Bununla “Zaten ordumuz senin dediklerini yapacak. Niyetimizi bu kadar açığa vurursan, yalnızca karşı tarafın direnme azmini bilersin” demeye getiriyor. Eğer açıklık dürüstlüğün bir ölçüsüyse, Bahçeli kendince çok daha dürüst davranıyor; yani kendisi olarak kalmak isteyen Kürt’ün ölü bir Kürt’e dönüştürülmesi gerektiğini belirtiyor. Başbakan ise burada Kırmızı Başlıklı Kız hikâyesindeki kurdun taktiğine başvuruyor. Kürtleri mideye indirinceye kadar onların büyükannesi olarak görünmeyi tercih ediyor.
İstediği kadar örtünmeye çalışsın, Başbakan Kürtler karşısında gerçek yüzünü gizlemeyi hiçbir zaman beceremedi. Kürtlerin “Dişlerin neden bu kadar keskin büyükanne?” demesine ihtiyaç hissetirmeden, Kürt varoluşuna yönelik niyetlerini dolaysız bir biçimde ortaya koydu. Belki de öfkesi bundandır; sürekli asabi ruh hali ve saldırgan üslubundaki ısrarı Kürtleri kandırmayı başaramamasındandır. Bu nedenle Başbakanın öncelikle yapması gereken en hayırlı iş sakin konuşmasını bilmesidir. Kürtler azarla hizaya getirilecek çocuklar ya da eskinin hizmetçi kulları değildir. Hayvanlar bile koklaşarak anlaşırken, Kürtlerle diyalog kurmayı bilememesi Başbakanın hem zaafı hem de Kürtlere yaptığı ağır bir hakarettir.