Genç yönetmen Mehmet Uluç’un belgeseli Çiroka Wenda  ismi gibi, kaybolan bir kimliğin ve kaybolan bir ailenin üç kuşak hikâyesine odaklanıyor.

Çiroka Wenda, Mardin’in Meşqoq köyünde yaşayan, 80’ine merdiven dayamış Şeyhmus Efe’nin, Ermeni Soykırımı’ndan sonra haber alamadığı amcası Boğuz Arslanian’ı arama hikayesini anlatıyor. Anlatıya bir yandan da Ermeni bir babadan doğan üç kuşağın müslümanlaştırılması ve imam olmasına dair acı bir ironi sızıyor.

‘Çiroka Wenda’nın henüz Türkiye’de gösterimi yapılmamış olsa da belgesel, Amerika ve Asya ülkeleri arasında düzenlenen Uluslararası Film Festivali’nde ‘Culture Unplugged’ finale kaldı. Uluslararası festivallerin ardından belgesel ilk aşamada İzmir ve Ankara’ya gidecek. 


Belgeselin dili Kürtçe. Kendilerini Kürtçe daha iyi ifade edebilmelerinden dolayı belgeseldeki röportajlar Kürtçe olarak alındığını söyleyen Uluç, ‘’Mardin’de bu ve buna benzer çok sayıda hikaye var. Bu tarz hikayeler içinde Hıristiyanlığı ve Ermeniliği de barındırdığı için yönetmenler genellikle bu tarz hikayelerin uzağında kalmayı tercih ediyorlar.  Bizim bu konuyu belgeselleştirmemizin en önemli sebepleri ideolojisi fark etmeksizin her insanın böylesine trajik bir hikayede ortaklaşabilmesini sağlamak ve kaybolan Boğuz’u bulabilmek. Umarım belgesel amacına hizmet eder” diyor.


Bir asimilasyon hikayesi

Yönetmen Uluç, ‘Çiroka Wenda’nın bir ayrılık ve arayış hikâyesi olduğu kadar asimilasyon hikayesi olduğunu söylüyor.

Ege Üniversitesi, İletişim Fakültesi’nde yüksek lisansa devam eden ve Mardinli olan Mehmet Uluç’un belgeseli ’akrabamı arıyorum’ ilanı gibi. 


Müslümanlaştırılıyor ve imam oluyor

Uluç’un belgeseli aslında benzeri bu topraklarda yaşanan bir hayatta kalma hikayesini şöyle anlatıyor:

“Halil ve Boğuz iki kardeş, babaları da Krikor Arslanian. Şeyhmus Efe’nin babası olan Halil, doğum ismini onlara hiç söylememiş. Şeyhmus Efe, soykırım öncesi Adana Saimbeyli’de yaşadıklarını duymuş. Abi Boğuz 1915’ten önce Halep’e okumaya gidiyor. 1915’te Halil ve ailesi Halep’e götürülüyor. İki kardeş orada birbirini bir şekilde bulmuş ama abi Boğuz ‘gidip, geleceğim’ dedikten sonra gitmiş ve bir daha da dönmemiş. Ölüm kafilesinde giderken birileri Halil’i o kafileden kurtarıyor.”

Şeyhmus Efe’nin anlattığına göre, babası Halil, Kürt bir ağanın marabası olarak Saimbeyli’ye yerleşiyor. Burada Müslümanlaştırılıyor ve imam oluyor. Tıpkı Şeyhmus Efe gibi, Şeyhmus Efe’nin İlahiyat Fakültesi mezunu iki oğlu gibi. 


Umudunu hiç kaybetmiyor

Halil kardeşini bulamadan hayatını kaybetmiş; Şeyhmus Efe de babasının ardından amcası Boğuz’u aramaktan hiç vazgeçmemiş. Şeyhmus Efe, babası Halil’in aile toprağına, Saimbeyli’ye 1974’te yaptığı yolculuğu da anlatıyor: “Memleketime gideyim, belki tanıdık birilerini görürüm dedi, gitti. ‘Her ne kadar soyadı Arslanian olanları, akrabalarımı sorduysam da bana kimsenin kalmadığını söylediler’ dedi. Orada iki gün kaldı, evlerinin olduğu yere gittiğini, evlerinden geriye bir metrelik yıkık bir duvar kaldığını anlatmıştı.”

Yıllar geçip de internet gibi iletişim yolları mümkün olunca bu kez üçüncü kuşağın yardımıyla aramaya devam etmiş Şeymus Efe amcasını. Londra’da Arslanian soyadlı bir profesöre ulaşmışlar ama sonradan onunla da iletişim kopmuş. Bir yandan da torunlar Halep’teki kiliselerde sormuş Boğuz Amca’yı, kayıtlarda bulunamamış.

Ama Şeyhmus Efe umudunu hiç kaybetmiyor, belgeselin sonunda şunları söylüyor: “Amcam şimdi 120 yaşındadır, ama birbirimizi göreceğiz. Babam kardeşine kavuşamadı, belki ben de amcama kavuşamam ama biz amca çocukları kavuşacağız, inanıyorum.’’ 


 KÜLTÜR SERVİSİ