
5 Mayıs günü Türkiye Cumhuriyeti’nin 49,5’lik oyla “seçilmiş” olan başbakanı, görevinden “azledildi.”
Kimi darbe olarak nitelendirdi, kimi ise olması gerekli bir durum olarak ele aldı
Davutoğlu’nun gidişini bir darbe olarak nitelemek için dış bir gücün yani başka bir gücün onun yetkilerine el koyması gerekirdi. Böyle değil... Çünkü Davutoğlu’nu göreve getiren ile onu görevden azleden aynı güç. Bundan ötürü, bir darbe niteliğini taşımıyor. Gücü veren, gücü yeniden almıştır. Olan da budur.
Boşuna, Anayasa Hukuku Profesörü Burhan Kuzu, “doğal liderleri mutlaka dinlemek, ona göre hareket etmek lazım”dır dememiştir. Yalçın Akdoğan ise, “Cumhurbaşkanını halkın seçmesi referandumuna gittiğimizin ertesi günü sistemin genetiğine müdahale edilmiş ve yeni bir paradigmaya geçilmiş oldu” diyerek, Davutoğlu’nun alzedilmesin neden bir darbe olmadığını ifade etmiş oluyor. Çünkü bu cenaha göre paradigma değişmiştir. Paradigmaları ise, tek sesin hakim olmasıdır. Tek sese siyasi literatür diktatörlük diyor. Kimisi buna faşizm de diyor.
Davutoğlu’nun azledilmesini Erdoğan, “Biz nasıl devrettiysek, Sayın Davutoğlu da bir başka arkadaşımıza devreder…Türkiye’de bir sistem sorunu yaşanıyor ve bunun mutlaka değiştirilmesi gerekiyor. Başkanlık sistemine geçilmesi gerekiyor. Biz kendi anayasamızı Meclis’e sunalım. Başkanlık sistemi olmazsa olmazımız. Ama yarı başkanlık veya partili cumhurbaşkanlığı da gündemimizde, onları tartışıyoruz. Ben partinin kurucu genel başkanıyım, ama partime üye olamıyorum, bu yanlış” sözleriyle kendisini sadece bir cumhurbaşkanı olmadığını aynı zamanda AKP’nin lideri olduğunu ifade etti.
Şimdi olaylara böyle bakmanın, darbe olup olmadığı gibi değerlendirmelerde bulunmanın, anayasal suçun işlenip işlenmediğini tartışmanın, sadece bir Erdoğan ve çevresine yararı vardır.
Paradigmanın değiştiğini bizatihi kendileri ifade ediyor. Ve bu paradigmanın başka bir sese ve düşünceye saygı gösterilmediği, tahammül edilmediği bizler gazetecilere, aydınlara, siyasetçilere derken komedyenlere açılan tazminat davalarında görüyoruz. Toplumun her kesimine karşı kullanılan lümpence dilden görüyoruz. En ufak bir söz ayrılığına karşı geliştirilen linç kampanyalarıyla yaşıyoruz.
Yine paradigma değişikliğinin Kürt düşmanlığı başta olmak üzere her türlü renge karşı savaş olduğunu da görmeyen mi var?
Özetle, Türkiye’de adım adım gelişen faşizmdir, faşizm gün be gün kendisini kurumsallaştırıyor. Kurumsallaştırırken, önüne çıkan her engeli aşmak için her türlü yol ve yönteme başvuruyor.
Davutoğlu 24 Temmuz’dan bu yana Kürdistan’da Kürt halkına kan kusturmuştur. İnsanlık suçu işlemiştir. Ve gelecekte de kurulacak olan uluslararası mahkemelerde insanlığa karşı işlediği suçlardan da yargılanacaktır.
Kaldı ki, görevden azledilmesi Erdoğan ile çok büyük çelişkiler yaşadığı ve ayrı düştüğü için olmamıştır. Görevden azledilmesini saygın bir siyasetçinin deyişiyle ifade edecek olursak, “cızırtı çıkaran bir hoparlör” olmasındandır.
Halbuki tüm diktatörlerin ortak özelliği; karşılarında hiç cızırtı çıkarmayacak hoparlör misali itaatkar kişilikler istemeleridir.
Davutoğlu’nun şansızlığı ara sıra, cızırtı çıkarmasıdır, yoksa farklı düşündüğü, farklı oluşu değildir.
Bu gerçeği bilerek, kendisini kurumsallaştıran faşizmin yeni bir konağa geçtiğini bilerek, sağlıklı bir karşı duruşu geliştirmek için her türlü ortaklaşmayı halklarımızın çıkarı için geliştirmektir.