
Türkiye siyasetini ciddi anlamda değiştiren ve hala tartışılmaya devam eden 6-7 Ekim Serhildanı, bir süre daha güncelliğini koruyacak.
Bir şiddet mekanizması olan devlet, onu aşan Cizre İsyanı karşısında İmralı Adası’ndan yardım istemek zorunda kalmıştı. Çok geçmeden de yeni yasalara sarılma ihtiyacı hissederek ve kamu güvenliğini bahane edip işine gelen tüm noktalarda siyaset yapmaya başladı. Yasalar yoluyla kendine zırh, güvenlik bahanesiyle polislerine öldürme yetkisi veren mekanizmaları devreye sokan AKP, gerçekleri çarpıtarak basın yoluyla yetmezliklerini aklamaya çalıştı. Bu konuda başarılı olduğunu ispatlamak ve kendisine gelen eleştirileri bertaraf etmek içinse kurban arayışına girdi. Kendi suçuna, kendi politik çıkmazlarına karşı halkın gözünü boyamak ve hakikatleri çarpıtmak için kurban bulmak zorundaydı. Daha önce de yaptığı gibi... Çünkü bu süreç, devlet için bir süreklilik içindedir.
Hukuk skandalı dizisi
45 insanın yaşamını yitirdiği isyanda devlet, sadece 4 kişiden bahsetti. Ölümleri kendine siyaset aracı yaptı. Kin ve nefreti körükledi. Ölümler arasında hiyerarşi yaratarak meydanlarda onlar üzerinden HDP’ye yüklendi. Barış sürecini tehdit etti. Çok geçmeden onlarca insan tutuklanmaya başlandı. Tutuklamalar ilginç bir şekilde olaylardan iki ay sonra, bir gecede oldu. Gözaltına alınanlar kimdi, tam olarak ne ile suçlanıyorlardı, hiç öğrenilemedi.
Gerçek bir hukuk skandalı olan bu operasyonlarda tutuklananlar, şimdi beş kez ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası ile karşı karşıya. Kısa süre önce cezaevindeyken olaylara karıştığı ifade edilen bir dosya ortaya çıkınca, yine aynı dosyadan olay zamanı hastanedeyken gözaltına alınmaktan kurtulamayan bir başka kurbanın hikayesi ortaya çıktı.
Er’in çarpıtmalarıyla tutuklandılar
6-7 Ekim’den iki ay sonra başlatılan operasyonlarda 36 kişinin gözaltına alındığı söylendi. Başbakan Davutoğlu, “Katiller yakalandı” minvalinde açıklama yaptı. Daha mahkeme karşısına bile çıkmamışlardı ama tüm Türkiye onları “katil” olarak ajans ve açıklamalardan duymuştu bile.
Peki, işin özü neydi? Gerçekler nasıl çarpıtıldı? Bunları ancak dosyadan tutuklu olanların ağzından öğrenebiliriz. Özellikle Hüda-Par üyesi olduğu söylenen ve bir evde yaşamlarını yitiren dört kişi ile beraber yaralı olarak kurtulan Yusuf Er’in akıl almaz çarpıtmaları, ifadeleri baz alınarak karartılan yaşamlar, olayın geçtiği evin sahibi ve babasının başına getirilenler, skandallar silsilesinin başını oluşturuyor. Ev sahibi H.O., şu an Diyarbakır D Tipi Cezaevi’nde tutuklu kalıyor. Kendisi ile beraber babası da alındı. Olay günü ve anını önce ev sahibi H.O’nun ağzından dinleyelim:
‘Polisi aradım, gelmedi’
“Bayramın son günüydü. Teyzem ve kocası evde misafirdi. Akşam üzeri kalkıp gittiklerinde ben de binadan çıktım. Köşe başına kadar eşlik ettim. Onları köşe başına götürdüğüm, kamera görüntülerinde net olarak var. Aşağıdan bir grup geliyordu. Teyzem, “Sen git, çocuklar evde yalnız” dedi. Ben bizim binaya doğru gelirken binanın önünde büyük bir karmaşa çıkmıştı. Arka taraftan gelen bir grup ve peşine verdikleri şahıslar bizim binaya girmiş. Ben zar zor kendimi yukarı attım. Üzerimde evin yedek anahtarı vardı. Kapıyı açıp içeri girer girmez boğazıma bıçak dayandı. Kaçanlar bizim eve girmiş. Zili çalmışlar ve 6 yaşındaki kızım benim geldiğimi sanıp kapıyı açmış. Öyle girmişler. Ben, eşim ve iki küçük çocuğum rehin alındık. İçeridekilerin elinde pala, bıçak ve odunlar vardı. ‘Bize bir şey olursa size zarar veririz’ dediler. Polisi aramamızı istediler. Polisi aradım, adresi söyledim. ‘Çabuk gelin’ dedim. Gelmediler.
Hüda Par tehditleri durmadı
Çok geçmeden bizim kapının önünde birikmeye başladılar. Çünkü içlerinden biri yaralıydı ve kanı bizim kapı önünü gösteriyordu. Dışarıdan kapıyı açmamızı istediler. Gelen seslerden kapıyı kırmaktan bahsediyorlardı. İçeridekiler benden onlara, “Sakın girmesinler, yoksa sizi öldürürüz” dememi istedi. Ben hiçbirini tanımıyordum. Bizim evin aşağısındaki kahveciyi aradım, gidip söylemesini istedim. İletmiş ve bu sayede kapı kırılmadı. Onu aradığım için kahveciyi de gözaltına aldılar, sonra serbest bıraktılar. İçeride rehin olduğumuz tüm süre içinde yaptığım telefon görüşmeleri, istediğim yardımlar kayıtlı ama Yusuf Er verdiği ifadede benim, ‘IŞİD’çisiniz, çıkın evimden” dediğimi ve daha sonra bıçak çekerek dışarıyı arayıp ‘Gelin’ dediğimi söylemiş. Halkı ben eve toplamışım. Bununla da yetinmemiş, üzerime verilen ifadede benim eylemciler arasında olduğumu ve eve gelirken is kokusunun geldiğini de eklemiş. Oysa evde içtiğimiz kola bardakları hala duruyordu, masa üzerindeydi. Evim gasp edildi, iki çocuğum ve eşim rehin alındı ama suçlu ben oldum, ben tutuklandım. Şu an tüm ülke beni katil olarak biliyor, ailelerimiz tehdit altında. Örneğin o evi bir ay kadar önce satın aldım. Şimdi içeri düşünce sattım, çünkü borçlarım vardı. Evin tapusunu verdim birine fakat geçenlerde öğrendik ki Hüda Par evi satın alan kişiyi, ‘Bu evde oturamazsın, burası şehit evidir’ diyerek tehdit etmiş. Oturmasına izin vermiyormuş. Olay bizim evde olduktan bir gün sonra ben ve babam polise gittik. ‘Mağduruz, eve gelin’ dedik. Yine gelmediler. Bizimle ilgilenmediler.”
Gizli tanık ifadeleriyle tutuklama
Ev sahibi H.O.’nun babası H.O. da şu an tutuklu. Kendisinin hikayesi bu davanın ne kadar düzmece ve kurgu olduğunun en büyük ispatı. Baba H.O. medrese eğitimi almış, emekli ve ağır hasta, yaşı yetmişe varmak üzere olan biri.
Baba H.O.’nun tutuklanma sebebi ise görgü tanığı yani “gizli tanık”. Gizli tanığa göre, “Ellerini ve ayaklarını bağlayalım, öldürelim ve yakalım onları” demiş baba. İki gizli tanık var: Kanarya ve Zümrüt. Gerçekleri ise babanın ağzından dinleyelim:
‘Altınızda ‘Jeep’ olabilir!’
“Olayın yaşandığı gün ben Hatay’daydım. Kız isteme törenimiz vardı. Hayırlı bir iş için gitmiştik. Oğlum evde yaşananları iletince o gece döndük. Pek çok görüntü ve telefon kaydı orada olmadığımızı zaten ispatlıyor ama hiçbiri kabul edilmiyor. Olayın içinde yer aldığım söyleniyor. Ben geldiğim gibi polis okuluna gittim. Durumu anlattım. ‘Oğlun da gelsin’ dediler. Aradım, sokağa çıkma yasağı vardı, zar zor geldi. Beni 5 Nisan Karakolu’na yönlendirdiler. Durumu anlattım. ‘Sen git, biz geleceğiz’ dediler, gelmediler. İki yerde de ifadelerim var. Mağdur olduğumuzu, hakkımızı aradığımızı söyledim. Polis ilgilenmedi. Ben de İnsan Hakları Derneği’ne gittim. Şu an bir şey yapamayacaklarını ama hazırladıkları dilekçeyle savcılığa gidebileceğini ifade ettiler. Savcıya gittim. Durumu uzun uzun anlattım. Yukarı kattaki savcıya gitmem gerektiğini söyledi. Ona gittim. Durumu tekrar aktardım. Bu savcı da beni aşağıya yönlendirdi. İlgilenmiyorlardı. Polis Okulu’na git dediler. Gittiğimi söyledim. Beni başlarından attıklarını görünce tepki koydum. Adliye’den çıkmayacağımı söyledim. Protesto ettim. Kararlı olduğumu gördükleri için ilgilenmeye başladılar. Dışarı çıkma yasağı da devam ediyordu. Tüm çabalarım sonuçsuz kaldı. Ne yaptıysam eve getirtemedim polisi. ‘Sen git, sizlik bir durum yok, rahat olun’ dediler. 59 gün sonra, yani iki ay aradan geçtikten sonra gece saat 1’de eve baskın oldu. Evi basan özel harekat polisleri, bilgileri kontrol etti. Beni süzdükten sonra, ‘Bu işte bir yanlışlık var sanki’ dedi. Durumu ona da anlattım. Terörle Mücadele Şubesi’ne götürüldüm. Çok geçmeden oğlum ve başkaları da getirilmeye başlandı. Oradayken öğrendim, bana dair Emniyet’in hazırladığı sahte delili. Telefon sinyali üzerinden benim olay saati tam da ölümlerin olduğu bina önünde olduğum ifade edilmiş. Fakat ilginç olan şu: saat 12:35’te Urfa-Birecik’teyim. Sinyaller 16:45 gibi Hatay girişinde olduğumu göstermiş. Yaklaşık bir saat sonra 17:00’da Diyarbakır’da görünüyorum. Bu nasıl olabilir? ‘Uçakla bile gelsem yetişmem imkansız’ dediğimde, ‘Altınızda hızlı jeep’ler olabilir, onunla gelmişsindir’ dediler. Dalga geçer gibi bana bunu dediler. İşte ben bundan suçlanıyorum.”
İki ay sonra evi basanlar, Ankara’dan gelen Özel Harekat polisleriydi. Bir çeşit özel ekip gelmiş, operasyonu devralmıştı. Haliyle alakalı, alakasız en yakın ihtimal taşıyan kim varsa alındı, çünkü sabah akşam bunun üzerinden siyaset yapılıyordu. Toplumun önüne, hukukun önüne birileri atılmalıydı. Tutuklu olanların hikayeleri birbirinden çarpıcı.
Barış annesi iki oğluyla tutsak...
Barış annesi Y.D ve iki oğlu U.D ve Ü.D de tutuklu. Y.D’nin kocası 1996’da Hizbulkontra tarafından katledilmiş. Kendisi o gece hastanede ve bunun görüntüleri tüm açıklığıyla belli olmasına rağmen bilirkişi raporu olmasına rağmen yine de tutuklu. Üzerine verilen ifadede zılgıt attığı söylenmiş. Anne Y.D aynı zamanda gırtlak kanseri. İki oğlu da olaylara karışmış oldukları potansiyeliyle beraber alınıyor.
Bir başka tutuklu olan A.T’nin durumu da trajik: Ev sahibi H.O.’nun arkadaşıdır. Olayı duyduktan sonra, ‘Geçmiş olsun’ diyor. Bu telefon görüşmesi onun tutuklanmasına yetiyor.
Dicle direnişinin intikamı!
3 Aralık 2014 gecesinden beri tutuklu olan bir başka isim A.B. Kendisi o tarihte Muş’ta bulunmaktadır. 7 Ekim günü 11:30’da bilet keser. Otogardan biner, Amed’e akşam üzeri varır. Kantar’ın orada iner ve evine geçer. Çünkü ertesi gün ders vardır. Sokağa çıkma yasağı ilan edilince evden çıkamaz. Sonra hayat normale döner. Bu iki ay içerisinde dershane, ev, KPSS derken kapısının çalınacağını hiç düşünmez. Ve gece 02.00’a doğru kapı çalınır. 4 gün nezarette yatırılır, diğerleriyle birlikte. Baba ve oğul H.O, A.T, A.P ve diğer pek çok kişiyle o nezarethanede tanışır. A.B’nin üzerine “Zümrüt” kod adlı gizli tanık ifade vermiştir. “Ağzını kapatmış ama göz ve kafa kısmı açıktı, onu tanıdım” demiş. A.B’nin o gün oradan inişi, eve gelirken takip ettiği güzergah, hepsi belli ve kayıt altındadır ama kimse bunu dikkate almaz. Asıl kurban edilme sebebini de sonradan öğrenir. Bir yıl önce Dicle Üniversitesi’nde çıkan Hizbullah kavgasında alınan 53 kişinin arasındadır. O dosyadan beraat etmiştir ama gel gör ki, “Kesin bir ilgisi vardır” denilerek alınıyor. O dönemde A.B.’nin üzerine ifade verense yine “Zümrüt” adlı gizli tanıktır. A.B., hiç gitmediği, bilmediği bir sokakta yaşamını yitiren 4 kişiyi canice öldürmekten şu an 5 kez ağırlaştırılmış müebbetle karşı karşıya. Muş’ta olduğuna dair görüntüler ve MOBESE kayıtları da hakimi tatmin etmiyor.
Her dosya bir insan hikayesi
6-7 Ekim dosyasından tutuklu arkadaşların dosyaları bu gerekçelerle, bu hikayelerle dolu. Tutuklu olanların hepsi, “Canavarca hisle veya eziyet çektirerek öldürme” suçuyla yargılanıyor. Dosyaya dayanak yapılan madde ise 5271 sayılı CMK 100/1’in “kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren somut deliller” maddesidir. Yine 1982 Anayasası’nın 19. maddesindeki “kuvvetli belirti” vurgusu, gösterilen bir başka dayanak.
Çoğu kişi savcı karşısına dahi çıkarılmadan tutuklandı. 6-7 Ekim dosyasının özünü bu gerçekler, hikayeler ve üzerlerine atılan yalan dolan ifadeler oluşturuyor. Politik bir koz olarak yüksek siyasetin dilinden düşmüyor.
Kamuoyu örgütlenmeli
Mağdurların bu gerçekliği çerçevesinde hem hukuk teşhir edilmeli hem de hükümetin tutumu. Kamuoyu bu gerçeklik çerçevesinde örgütlenmeli, çünkü davanın başka bir ile alınma durumu var. Yok yere mahkum edecekler. Bir baskı oluşması durumunda geri adım atılır. Sorumluluk büyük; zira insanların hayatı söz konusu.
ÖZGÜR AMED / Amed D Tipi Cezaevi