Önce, toplumu kan görmeye alıştırma ve hayatlar biçme "meşruluğu"nun yolunu açma aracı olarak, medyayı öne sürdüler. Fethullah'ın teşkilatı bile onca zaiyata rağmen, gırtlaşmaya ara verip yaralarını kaşıyarak, üstüne başına bulaşmış pislikleri sile silkeleye yerden doğruluyor, paylaşımın son "Cizre’de özerklik provası var" yaygarasına katılıyordu.
Medyanın tırtıl kalemleri ise köpeği ava alıştırma hitabı "apart" (yakala) emri üzere, ölüme kaside diziyorlardı. Ta başından beri (1920’ler) bu böyleydi…
Kürtlerin ölümü söz konusu ise insanlık teferruat, vicdan gereksizdi…
Medyanın "Cizre’de özerkliğin ilk adımları" başlıklarından sonra, takviye askeri birlikler, şehrin tepesine yerleşmiş, kiralık katiller çetesi Hizbullah, bundan sonra 1990’lar hortlağı olarak mahallelerde görüntü vermeye başlamıştı.
Katiller, yine dokunulmazdı. Değişen koşullarda, bağlantıları en tepedeki sivillerdi.
1990’lar yalnızca Hizbullah ile geri gelmemişti. O dönemde insan kaçırma ve gezgin katil nakli ile "faili meçhul cinayetlerde" kullanılan Toros marka beyaz arabalar, başka türlü geri gelmişti. Bu kez, "asrın devleti" övünmesinin şanına uygun olarak, Toros marka arabalar, plakası sökülmüş zırhlı savaş araçlarına evrilmişti.
Kimileri şaşacak ama, IŞİD de plakasız araçlarla katliama çıkıyordu.
Şırnak Barosu'nun raporuna göre cinayetler işleyen Cizre’deki polislerin başkomutanlığına Komiser Ercan Demir atanmıştı.
Ancak, daha sonra utanma pazarında görevden almak zorunda kaldıkları komiser, Hrant Dink cinayetinden sanık ve yakalanmak üzere polisçe aranıyordu. Yer yüzünde, bunun bir başka örneği yoktu. Polisçe aranan bir cinayet sanığının polise komuta etmesi TC’ye hastı.
Şırnak Barosu, plakasız zırhlı araçların sokaklarda rastgele sağa sola ateş açması sonucu cinayetlerin işlendiğini açıklıyordu. 1990’larda ergin insanlar katillerin hedefiydi. Cizre’de çocuklar…
Şırnak Barosu, 12 yaşındaki çocuğun, plakasız zırhlı araçtan inen kel kafalı, bıyıklı bir polis tarafından vurulduğunu açıklıyordu.
Cizre katilleri de belli, bilinendi. Ama adalet, 1990’lardaki gibi bir kere daha yalan örtüsünün altında, vicdanlar ölü ve katiller meçhuldu devlet defterinde.
Buna rağmen "süreç"ten bahsediliyordu.
"Süreç" çatışmaların bitirilerek yerine barışın ikame edilmesi için görüşme zeminin aranması ve müzakerelerin başlatılmasının adıydı.
Ancak, bütün bunların olması için önce TC’nin devlet olması gerekiyordu. Yani açık göz işportacının "enayıyı kandırdım" deme kurnazlığınından sıyrılıp, görüşmenin ciddiyetini kavraması gerekiyordu.
Oysa AKP rejiminin sözcüleri, "sürecin iyi ilerlediğini" söylüyor, ama ortada ciddiyet de yoktu. Süreç deyip, plakasız araçlarla cinayet işlemeye çıkmak bunlara yaraşan ama, bu tutum devlet anlayışıyla bağdaşık değildir.