"Ben bir anneyim! Bir parça canım kaldığı sürece ben bu yolda olacağım. Bu yolda yürüyeceğim, onların izini takip edeceğim, başımı eğmeyeceğim. Kürtler birlik olmalı. Birliğimizi güçlendirelim, el ele verelim, başımızı da dik tutalım, bu vahşet karşısında başımızı eğmeyelim. Kimse korkmasın, hiç bir şey yok. Biz eski Kürtler değiliz, inşallah biz kazanacağız. Zafer bizimdir. Ciğerimiz yanıyor. Çocuklarımız öldürülüyor ama, Allahın izniyle bizim önümüz aydınlık olacak. Ağlamayın... Düşmanlarımızın önünde ağlamayacağız. Yeter, annelerin yüreğindeki kara ve yaralı günler. İnşallah Kürt halkının zaferi, özgürlüğüne dönüşecek. Özgürlük bizim, inşallah zafer Kürtlerindir. Kimse korkmasın. Kimse bu vahşet karşısında başını eğmesin. Herkes sesini yükseltsin" diyordu Esmer Tunç.
İki oğlunu (Mehmet ve Orhan Tunç'u) Cizre katliamında kaybetmiş olan bir annenin yürek sesidir söyledikleri. Her cümlesi yüreğindeki acının bilince dönüştüğünü gösteriyor. Acısı büyük, ama kararı ve iradesi güçlü. Belli ki bu bilincin oluşmasında geçmişin yüklediği acılar da var. Kürt halkına, "birlik olalım" derken geçmişte yaşadığı acıların sebebini anlatıyor. Cizre'de yaşatılan vahşete karşı herkesin de sesini yükseltmesini istiyor.
Cizre'de Esmer ananın yüreğinden dökülen çığlıklar, aylardır Sur, Nusaybin, İdil, Gever ve birçok Kürt kentinde yankılanıyor. Resmen yeni bir işgale dönüşmüş olan saldırılar karşısında, Kürt halkı kentlerini, sokaklarını bırakmama kararlılığını adeta haykırıyor. Cizre'de henüz tam olarak netleşmemiş olan ama onlarca insanın katledildiği tahmin edilen vahşete karşı söylenen sözler olması da ayrıca önemli kılıyor bu çığlığın sahibi.
Bu çığlık, sadece 21.yüzyılın çığlığı değil. Temelleri 20.yüzyıl başında atılmış, 40 milyon nüfuslu bir halkın inkarı ile ortaya çıkmış bir tarihin sonucudur. Bölgede onca halk, inanç içerisinde inkar edilen, varlığı yok sayılan tek halk Kürt halkıdır. Kırk yılı aşkın bir sürede ancak varlığını kabul ettire bilmiş, sırf bunun için on binlerce insanını kaybetmiş bir halktan bahsediyoruz. Tarihin hiçbir döneminde, hiçbir halka uygulanmamış bir vahşetten bahsediyoruz.
Türk medyasının "Cizre temizlendi" manşetleri ve Türk askerinin "zafer fotoğrafları" bu inkar ve işgal geleneğinin bir sonucudur. Algı halen aynıdır. Kürt kentleri, ancak egemenler tarafından işgal edilir, yok sayılır. Dilleri yasaklanır. Esas itibariyle egemenliğin "köleleştirme ve karılaştırma" hükmü uygulanmak istenmektedir. Buna karşı çıkılması ise en vahşi uygulamalara maruz kalmak anlamına gelir.
İşte Cizre'de 2. Ekin Wan olayının da yaşanması bundandır. Kadın bedeninin işgali ile başlamış olan egemenlik kültürü, halklara ve doğaya karşı da aynı gelenekle uygulanır. Cizre'de çırılçıplak soyulan, cansız bedenine işkence edilen kadın, ataerkilliğin egemenliği altına alamadığı bütün kesimlere reva gördüğü bir politikanın, yeni inkar politikalarının sonucudur. "Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir" sözü bir yalandır. Egemenlik kayıtsız şartsız devlet ve iktidarındır. Dolayısıyla başta erkek egemenliği olmak üzere her türlü egemenli ret etmek gerekir. Ne doğuştan ne de sonradan hiçbir cinsin, halkın, inancın veya bireyin kabul etmek zorunda olmadığı bir kültürdür. Hiçbir doğa yasasında herhangi bir türün öteki varlıklar, canlılar üzerine egemenliğini dayatması yoktur. Bu tamamen insan ürünüdür. Egemen güçler, bu politikayı önce kadına daha sonra da halklara uygulamıştır. Kadın bedeni üzerinden yürütülen savaş ise oldukça bilinçlidir. Toplumu tabu olarak gördüğü "namus" algısıyla teslim almayı amaçlar. Oysa teşhir edilen kadının bedeni değil, aslında egemenliğin zulmüdür. Dolayısıyla reddi gerekir. Her türlü cinayet, katliam vahşet karşısında "babadır, kardeştir, eştir, devlettir, askerdir yapar, normaldir" diyemeyiz.
Kaldı ki Kürdistan'da kadın bedeni üzerinden uygulanan politikalar miadını doldurmuştur. Kürt toplumu kadın bedeni üzerinden inşa edilen "namus" olgusunu çoktan aştı. Kadın bedeni üzerinden toplumu tahrik eden ya da sindiren, esarete zorlayan uygulamalara sırtını döndü. Kürt kadınları, anaları ise erkeğin ve devletin kadın bedenini işgal eden zihniyetine karşı uzun süredir mücadelesini sürüyor. Nitekim, "Ekin Wan onurumuzdur" sloganı bilincin sonucudur.
Esmer Tunç'un acılarını yüreğine gömen bilinci de Kürde kader diye bellenen politikaların ayırdına varması kadar, kadının kaderine duyduğu isyanı da yansıtmaktadır, farkındalığı da göstermektedir. "Yeter, annelerin yüreğindeki kara ve yaralı günler" derken kadının en yüksek mertebesi olarak ilan edilen "anne"liğin kaderini de erkeğin belirlediğini çok net göstermektedir.
Yani özcesi bir toplumun kadınları, kendi geleceğini ve toplumun geleceğini belirleme kararlılığını göstermişse, hiçbir katliam ve vahşet bu irade karşısında duramaz. Eğer bugün Avrupa'da demokrasiye ait belli bir düzey varsa kadın mücadelesinin etkisini görmek gerekiyor. Ve tabii toplumun kendi özgürlüğü için yürüttüğü mücadeleleri de...