Son birkaç haftada en fazla sorulan sorulardan biri şu: Kürt Özgürlük Hareketi neden kent alanlarındaki çatışmayı devam ettiriyor? Yıkımlara rağmen geri adım atmıyor? Silopi, Cizre, Sur, İdil, Dargeçit deneyimlerinden sonra neden Nusaybin’de, Yüksekova’da, Şırnak’ta ve Diyarbakır Bağlar’da direnmeye devam ediyor? Çarpıcı olan, bu soruyu sorma gereği duyanların büyük bir bölümünün samimi şekilde barış isteyen HDP seçmenleri olması. Savaşı devletin başlattığını ve yarattığı korkunç yıkımın ne anlama geldiğini bildikleri ve yaşadıkları için bu soruyu soruyorlar. Lakin bu sorular AKP’lilerin, CHP’lilerin ve MHP’lilerin zihnini pek meşgul eden sorular değil. Çünkü bu partilerin seçmenlerinin büyük bölümü, savaşın kendi yaşamlarını sekteye uğratmayacağı bir yolla Kürt Özgürlük Hareketinin tasfiye edilmesinde herhangi bir sakınca görmüyorlar. Bilakis bu siyasi partiler, birkaç gün önce “bize saldıranlar (…) bedel ödeme günü geldiğinde hayvandan daha aşağı duruma düşecekler” diyen Erdoğan’ın ardına dizilmiş durumdalar. TAK’ın Kızılay’da gerçekleştirdiği patlama öncesinde aktif veya pasif şekilde savaşa destek verenler Türkiye metropollerine sıçrayacak savaşın ne kadar korkunç bir şey olduğunu ne yazık ki çok ama çok acı bir şekilde duyumsamaya başladı. 

Esas sorumuza dönelim: Peki neden Kürt Özgürlük Hareketi geri adım atmıyor? 

İlk neden, direnişin müzakerelere dönüş olmadan durması halinde hareketin irade savaşını kaybedeceğinin farkında olması. Durması halinde, devlet aynı operasyonları yapmaya devam edecek ve nihayetinde hakiki bir müzakere masasının bir daha hiç kurulmaması artık kuvvetli bir olasılık. Birçok HDP seçmeninin savaşın korkunç realist gerçekliğinin yanında naif kalan değerlendirmelerinin temelinde de “bir şekilde müzakerelere dönmenin her koşulda mümkün olacağı” algısı. Meclisin hiçbir işlevinin olmadığı, ana akım medyanın tamamen devlet kontrolünde olduğu bir totaliter rejimde -bir de hızlı askeri zafer kazanması durumunda- bu naif umutların gerçekleşme şansı yok denecek kadar az. Nitekim dünya tarihinde askeri alanda kaybetmiş bir örgütle hakiki bir barış anlaşması imzalamış tek bir devlet bile yok. İktidar bloğu içinde yeniden ateşkes ve müzakere isteyenlerin de seslerinin tamamen kısıldığı bir dönemde Kürt hareketi durmak için herhangi bir sebep görmüyor.

İkinci neden, silahlı toplumsal hareketlerin doğası ile ilgili. Bu hareketler, çatışma başladıktan sonra, yatağının muazzam şekilde sıkıştırdığı nehirler gibidir. Kayalara çarparlar, akan suyun bir bölümünü kaybedebilirler ya da daha küçük sular eklenirler. Ama geri dönemezler, iradeleri tamamen kendi kontrollerinde değildir. Özlerinde insan iradesine yaslandıkları için mekanik bir işleyişleri yoktur. Durabilmeleri için düze çıkmaları ya da bünyelerindeki suyu büyük ölçüde yitirmeleri gerekir. Cizre’de hemen hemen tüm yaşıtları devlet tarafından öldürülen bir genci veya her gün arkadaşlarını yitiren bir gerillayı ölüm dışında ne ya da kim durdurabilir? Velhasıl, Kürt Özgürlük Hareketi kendi çekirdek tabanından gelen radikalleşme baskısına cevap veremezse büyük bir hacimle akan nehrin zayıf dereye dönüşebileceğine inanıyor. 

Üçüncü neden, devletin savaşı sürdürme isteği daim iken, hareketin, tüm Türkiye halklarını “kontrollü kaos rejiminde” yaşamaya mahkum eden bir iktidara eylemlilikleriyle kontrolünü kaybettirme kapasitesinin olduğuna inanması. Üst düzey PKK yöneticileri, baharla birlikte yeni bir kombine taktikle savaşı sürdüreceklerini açıkladı: Kıra dayalı gerilla ve kentlerde silahlı direniş. TAK da gerçekleştirdiği patlamaları sürdürürse, bu Kürtler için topyekün savaş anlamına gelecek.

Devletin savaşı ısrarının devam etmesi durumunda sürecin gidebileceği en uç noktayı Fransa’nın “anavatanın parçası” olarak gördüğü Cezayir örneğiyle anlamaya çalışalım. Cezayir’deki büyük savaş, özerklik talepleriyle şekillenen cılız müzakereleri Fransa’nın rafa kaldırması sonrası FLN gerillalarının kır-kent sentezli taktiğe başvurmasıyla 1950’lilerin ikinci yarısında yoğunlaştı. PKK’nin izole alan direnişlerinin aksine, Fransa’nın tavizsiz şiddet politikası devam ettiği için Fransa ile işbirliği yapan Cezayirliler ve tüm Fransızlar sivil-asker ayrımı yapılmadan hedef alındı. Bu taktik, Fransa’nın Cezayir’deki özel yetiştirilmiş asker sayısını arttırması ve korkunç bir katliam-yıkım politikasıyla karşılık buldu. FLN militanlarının büyük bir bölümü ve yüz binlerce Cezayirli birkaç yıl içinde öldürüldü. Ancak Nazi rejiminde görülebilecek işkenci yöntemleri FLN militanları ve sempatizanları üzerinde denendi. Örgüt 1950’lerin sonunda organizasyonel olarak çökme noktasına gelmişti. Fransa askeri anlamda FLN’yi tüketti. Ama ancak savaş durduğunda, Fransız hükmeti, Cezayir’de tutunabileceği tek bir dal bile kalmadığını fark etti. Ne meşruiyeti ne de yaslanabileceği herhangi bir toplumsal kesim kalmazken uluslararası alanda da itibarını yitirme noktasına geldi. Sonunda, Fransa’da IV. Cumhuriyet yıkıldı V. Cumhuriyet kuruldu. 1962’de Cezayir’in bağımsızlığını tanıyıp çekilmek zorunda kaldı. 

Kürt Özgürlük Hareketi’nin FLN gibi bağımsızlık için savaşmadığı açık. Kürt toplumunun Cezayirlilerin Fransa’ya entegre olduklarından kat be kat Türkiye’ye entegre oldukları da açık. Bir de Soğuk Savaş döneminde olduğu gibi dünya sisteminin yeni devletlerin kurulmasına kat be kat kapalı olduğu da malum. O yüzden bu derece keskin bir son beklentisi orta vadede elbette gerçekçi değil. Lakin her ne kadar tarihsel olarak bir sürü farklılıkları olsa da, Cezayir deneyimi şunu söylüyor: “askeri zafer” ile “siyasi zafer” ayrı şeyler. Devlet savaş ısrarını sürdürürse, PKK de geri adım atmazsa, Erdoğan’ın askeri zafer sandığı nokta, siyasi kariyerinin sonu olabilir.