Benim gibi Stuttgart’ta yaşayan Kürdistanlılar, onu Abdurrahman olarak tanıyor. 1990’lı yılların başından bu yana neredeyse bütün yürüyüş, miting ve değişik etkinliklerde ön saflarda yerini alıyor.
Çok konuşmaz; bulunduğu her yerde illa ki varlığını hissettirmeye çalışmaz; ama Abdurrahman Dayı’nın yüreğindeki özgürlük çığlığını hissedersiniz.
1 Mart 1950 doğumlu Dersimli Abdurrahman Ataş’ın Kürdistan Özgürlük Mücadelesi’ne büyük bağlılığı, şüphesiz oğlu Bilal Ataş’tan (Şiyar) kaynaklı. Yüreği yanan her bir anne veya babayı bir nebze de olsa anlamak, onların çocuklarının mücadelesini anlamayla bağlantılıdır.
1993’te Pulur’da (Ovacık) bir çatışmada yaşamını yitiren ARGK gerillası Bilal Ataş, lise yıllarından itibaren Dersim’in en parlak öğrencilerinden biri olarak görülüyordu. Ataş, Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni kazandıktan sonra, 1990’lı yıllarda bir anda ivme kazanan PKK’nin mücadelesinden etkilendi. Önce bulunduğu üniversitede öğrenci gençlik çalışmalarında, daha sonra İstanbul’da ERNK faaliyetlerinde yer aldı.
1990’larda üniversite gençliğinin temel mantığı ve hedefi, bulunduğu alanlarda bir süre çalışmalarda bulunduktan sonra Kürdistan dağlarına, yani gerilla saflarına gitmekti. Diğer serhildan kuşağı çocukları gibi Bilal Ataş’ın da gönlünde dağlar vardı.  
Ataş, 1993’te katıldığı gerilla saflarında, bir karakol baskınında yaşamını yitirdi. Bir arkadaşı onun için şu ifadeleri kullanıyor: “Gerillada ‘Şiyar’ ismini aldığını sonradan öğrendiğim Bilal arkadaş, bulunduğumuz üniversite ortamında öğrenci gençlik faaliyetindeydi. Onu, oldukça zeki ve ani gelişen olaylar karşısında da sakinliğini koruyan bir arkadaş olarak tanıdım. Fedakarlığı ve sürekli gelişme isteği, onu kısa sürede o dönemki öğrenci gençlik içinde bir öncü durumuna getirdi. O kuşağın öğrencileri, bulundukları alanda ne tür faaliyet yürütürlerse yürütsünler, final mücadelesini ülkemizin dağlarında, gerilla mücadelesiyle taçlandırmak istiyordu. Şiyar arkadaş da bunlardan biriydi hiç şüphesiz.”

Parti rozetli fotoğraf

Bu kısa anlatımdan sonra yine Abdurrahman Dayı‘ya dönelim. Mavi renkli mülteci pasaportunu gösteriyor ve heyecanla şunları söylüyor: “Fotoğrafa bak. Yakamda parti rozetim var.”
Uzamış sakalıyla bugünkü görünümünden çok farklı olsa da, gerçekten de rozetin yakada olduğu görülüyor. Çocukça duygulanıyor, seviniyor.
Bu sevdanın onu hep dirençli kıldığını düşünüyorum. Ülke hasreti, Almanya’da yaşadığı zorluklar ve tüm bunlar bir yana, bir evladını kaybetmenin verdiği acıya rağmen bir insanın ayakta kalabilmesinin temelinde derin bir sevdanın yattığını hissedebiliyorsunuz.
Uzun yıllardan beri Dersim dışında olmasına rağmen Dersim’le ilgili her gelişmeye kulak kabartır. 30 Mart 2014 seçimlerinden önce dernek lokalinde Sterk TV ekranlarına kuşku dolu gözlerle uzun süre bakıyordu. Ona, “Dayı Dersim’de belediye başkanlığını alacak mıyız” diye sorduğumda, “Ma halkın artık iradesine sahip çıkması gerekiyor. Dersim’i faşist partilere bırakmamaları lazım” diyordu. Seçim sürecinde kuşkular nedeniyle günlerce yüzü gülmeyen Abdurrahman Dayı, seçimden sonra ise günlerce büyük bir stres altında sınava çalışıp önündeki engeli aşınca da yüzünü büyük bir sevinç kaplayan öğrencilere benziyordu. Kaygısını duymak kadar sevincini yaşamak da onun hakkıydı.

Kürtlüğünü sürekli gündeme getirdi

Onu ilk olarak sarı, kırmızı, yeşil renkli ceketiyle tanımıştım. Mülteci konumu ve Kürdistan sevdası onu buna zorluyordu. Oturduğu evin balkonuna da PKK’nin bağrağını astığı için günlerce resmi merciler ile sorun yaşadı.
Nerede olursa olsun o ceket bir çırpıda onu ele veriyordu. Senelerce sırtından çıkarmadığı ceketini, eskiyinceye kadar giydi. Dayı’ya söz vermiştim. O ceket gibisini kendisine bulacaktım. Ancak maalesef bulamadım.
Almanya’ya gelme nedenlerini sorduğumda buğulu gözleriyle şunları söylüyor: “Oğlum Bilal, Marmara Üniversitesi’nin tıp bölümüne başladıktan sonra örgüte katıldı. Bundan sonra Dersim’de yaşamamız zorlaştı. O yüzden 1991 yılında buraya ilticacı olarak ailemle birlikte geldim. Şimdi yanlız bir oğlum Dersim’de yaşıyor. Oğlum, Tıp Fakültesi’nin üçüncü sınıfında, devletin zulmüne katlanamayarak 1993’de dağa çıktı ve aynı yıl Pulur’da (Ovacık) şehit düştü.”
“Buraya gelmeseydin ne olurdu” diye sorduğumda ise, “Ma ne yapacaktım, dağa çıkardım” diyor.  
Stuttgart’ta Şehit Aileleri Komisyonu’nda görev alan Abdurrahman Dayı, devamla şunları dile getiriyor: “Rojava’da Demokratik Özerklik ilan edildi. Bu heyecan verici bir şey. Bu gelişme sadece Rojava parçası için değil, bütün Kürdistan için önemli. Özgürlüğümüz için, Başkan Apo’nun özgürlüğü için elimizden gelen her şeyi yapmaya hazırız. Başkan Apo özgürleşmeden bizim de özgürleşmemiz mümkün değil. Özgürlük mücadelesi, Kürt, Arap, Êzîdî, Müslüman, Hristiyan, velhasıl bastırılan, inkar edilen halkların mücadelesiyle olur. Dört parça Kürdistan’ın özgürleşmesinden başka seçeneğimiz yok. Ben 64 yaşındayım. Kandil’e gitme arzum var. Yine oğlumun yolundan giderek ve onun felsefesini yükselterek yaşamak istiyorum. “
Abdurrahman Dayı’nın en büyük arzularından biri de, adeta cennetten bir parça olan Dersim merkeze bağlı köyü Hawig Pax’a (Babaocağı) gidebilmek. Kirmanckî lehçesinde “pax” kelimesi arazi ya da arsa anlamına gelirken, “hawig” kelimesinin Ermenice’den geldiği düşünülüyor.
Dersim 38’de köy sakinlerinin bazıları katledilirken, bazıları ise batı illerine sürgüne gönderildi. Sürgüne gidenler ancak 1945’lerde çıkan bir yasa ile Pax Hawig’e gelebildi. Devletten payına sadece katliamlar, ölümler, sürgünler düşen bu köy, Abdurrahman Dayı açısından çok daha farklı bir öneme sahip. Zira gerilla oğlu, şimdi o topraklarda yatıyor.
Ancak mavi mülteci pasaportu, en azından şimdilik, ona ziyaret etme imkanı vermiyor.



GÜL GÜZEL/STUTTGART