Silopi’de yedi yaşındaki Muhammed’le altı yaşındaki kardeşi Furkan’ı evlerini yıkan polis panzeri uykularında ezerek öldürdü. Erdoğan iktidarı iki çocuğun daha rüyalarını öldürdü. DİHABER’in konuya ilişkin hazırladığı son derece önemli habere göre bu çocuk cinayetleri ilk değil. “Sadece Şırnak ve ilçelerinde son 10 yıl içerisinde en az 76 çocuk polis kurşunu, gaz bombası ya da zırhlı araç çarpması soncu öldü. Öldürülme vakalarına karışan faillerin hiçbiri ceza almadı.” 

Muhammed ve Furkan evlerinde uykularında katledildi. En savunmasız anlarında yakaladı işgalci onları. İki kardeşi öldüren polislerin olay yerinden kaçtıkları söyleniyor. Ayrıca olaya tanıklık edenler katil polislerin sarhoş olduklarını anlatıyorlar. Vaka mehter marşı eşliğinde tekbir getirerek “sefere çıkan” bu güruhun büyük bölümünün alkol ve uyuşturucu bağımlısı olduğu hatta bizzat uyuşturucu ticareti içinde oldukları malumumuz. İşgalci ordularının uyguladıkları vahşetten zehirlendikleri oranda bu bağımlılıklara teslim olduklarının pek çok kez yaşandığını yazıyor tarih. Cezayir’de Fransızların, Vietnam’da ABD askerlerinin olduğu gibi.

İşgal ettiği topraklarda her türlü cezai yaptırımdan arınmış, cezasızlıkla donananmış iktidarın sarhoşluğu bu işgalcilerin ortak özelliği. Kürdistan’da alkol ve uyuşturucu bağımlılığı olanların dışında PÖH içinde görev yapan “namazında niyazında” katiller olduğunu da biliyoruz. Hatta bu işgalin bizzat din adına olduğuna inananlar da var. İşgalcinin cinayet işlemek için içki içmeye ihtiyacı yok. Onun o topraklardaki varlık nedeni bu. Öldürmek, yok etmek.

Bu polisler içtikleri içkinin değil iplerini koparmış bir despotun onlara sunduğu dokunulmazlığın sarhoşluğunu yaşıyor. Kendilerini “uzun adamın” askerleri ilan eden, saray konuşmalarında taktirle, şükranla yad edilen soysuzlar çetesi bunlar. Çocukları öldürüp, gençleri bodrumlarda yaktıkları için “takdir edilmenin” sarhoşu bunlar. Hatta dokunulamaz iktidar sarhoşluğunun bir adım ötesi zehirlenme bunların ki. Ölümcül bir zehirlenme. 

Aslında bütün bir iktidar yaşıyor bu sarhoşluğu. Öylesine sarhoş ki kendi kendisine cezai ehliyeti yok muamelesi yapıyor. Bu iktidarda çocukları öldürmemin de cezası yok hırsızlık yapmanın da. Hileyle seçim kazanmanın da cezası yok hileyle iktidarı ele geçirmenin de. 

Muhammed ve Furkan uykularında en savunmasız anlarındaydı. Belki kısa bir süre önce aynı sokakta ölümcül bir hızla üzerlerine gelen polis panzerinden çevik bir hareketle kurtulmuş, avuçlarının içi gibi bildikleri mahalle aralarında yitip gitmişlerdi. Düşman karşısında ölüme yakalanmamanın ilk kuralı uyanık olmak. Geleni ve gelmekte olanı görecek kadar uyanık. Kendini savunabilmenin temel dayanağı da bu değil mi? Uyanık olmak. Uyanık olmak ve direnmek.

Devlet adına cinayet işleyenin cezasızlık kalkanı ile korunduğu yerde mazlumun kendi adaletini uygulaması haktır. Korumaya aldığı katilleriyle varlığını ayakta tutmaya çalışan devlet tüm kurumları ile bir savaş aygıtına dönüşmüş durumda. Sürmekte olan bu kirli savaşta açıkça zalimden yana taraf olan bu kurumlar da uygulanan bu vahşetin ortağıdır. Bu pozisyonlarını değiştirmedikleri sürece bu kurumlar savaşın meşru hedefi olacaktır. Bu katil iktidarı eğitim adı altında her gün yeniden yeniden inşa eden okullar-üniversiteler de işkenceciyi, katili aklayan raporlar düzenleyen sağlık kuruluşları da bu katilleri cezasızlıkla ödüllendiren “adalet sarayları” da bu kapsamda değil mi? Halktan vergi toplamak yoluyla savaş bütçesini oluşturan vergi kurumları kendini bu savaştan muaf tutabilir mi?

Adım adım yaklaşmakta olan topyekûn bir saldırıya karşı mazlum halklarımızın bu kurumları tanımaması meşru hakları değil mi? Hatta bu savaş kurumlarını işlemez hale getirmek yaşamsal bir savunma refleksi değil de nedir?

Kendi hukukunu tanımayan bir iktidarla “hukuk” ayakları eksik demokrasiyi bile askıya alan bir iktidarla “demokrasi” varmış gibi mücadele edilemez. Bu iktidar bizi sadece bir zor aracılığı ile baskı altında tutup kendi kontrolüne almak istemiyor. Bu iktidar bizi yok etmek istiyor. Abdulhamid’e olan bağlılığı onu sürekli güncellemesinin nedeni de bu. Hazırlandığı topyekûn saldırının tarihsel feyz kaynağı Abdülhamid olduğu için yapıyor bu güncellemeyi. 

Adım adım yaklaşan bu saldırıya karşı uyanık olmak şart, direnmek meşrudur. Herkesin safını belirlemesi gereken bir döneme giriliyor. Hali hazırda devletin şiddetine bürünmüş sivil görünümlü personel de savaşın açık uygulayıcı tarafı konumunda. Sadece “iş gereği” bu tavırda ısrar etmek savaşa ortak olmak anlamına geliyor.

SS elemanı Karl Adolf Eichmann savaş suçundan yargılandığı davada kendisini “SS içerisinde ulaşımdan sorumlu olduğunu hiç insan öldürmediğini sadece işini yaptığını” anlatarak savunur. Evet Eichmann sadece ulaşımdan sorumludur hatta onun görev yaptığı dönemde bu alanda ciddi gelişmeler olmuş dolayısıyla toplama kamplarına giden insanların sayısı da artmıştır. Hannah Arendt, Eichmann’ın savunmasını  “Kötülüğün sıradanlığı” olarak adlandırır ve şunları yazar, “Davalının kendisini bir insan olarak değil de sadece bir görevli olarak hareket etmesine, bu görevde kendisinin yerine kuşkusuz başka birisinin de olabileceğine dayanarak savunması, bir suçlunun -falanca yerde bir günde şu kadar suçun işlendiğini gösteren- suç istatistiklerine dikkat çekerek sadece istatistiksel olarak bekleneni yaptığını, bu suçu bir başkasının değil de kendisinin işlemesinin rastlantıdan ibaret olduğunu, zira öyle veya böyle birinin bunu yapması gerektiğini öne sürmesine benzer” 

Bu iktidarın yanında duran tüm kurum ve kişiler en az Eichmann’ın SS’ler adına “sadece işini yaptığı” kadar Erdoğan iktidarının suçlarının ortağıdır. Bu sorumluluktan kurtulma şansları da yoktur.