Abdurrahman AYDIN
Coetzee’nin Utanç romanında ilginç bir alt akıntı var ve alt akıntı olduğu için de çoğunlukla gözden kaçıyor: Romanın ana karakteri olan David Lurie etrafında değil de Lurie’nin kızı Lucy’nin merkezde durduğu bir alt akıntı. Lucy’nin romanda görünürlük kazanma biçimiyle Güney Afrika’nın tarihinin çakıştığı bir akıntı bu. Elbette bize de çok şey anlatıyor; henüz bu düzeyde bir roman çıkaramamış olsak da.
Lucy ikincil bir karakterdir fakat romanın psişik hattı boyunca yavaş yavaş kıyıdan psişik açıklamanın merkezine doğru kaydığını görüyoruz. Babası olan David Lurie’nin üniversite hocalığı yaptığı okulda bir öğrencisiyle yaşadığı bir ilişki nedeniyle Cape Town’dan ayrılıp kızının yanına taşınmasıyla belirir hikayede. Kızının çiftliğine sığınmıştır Lurie; adeta öz kızına ‘iltica etmiş’ durumdadır. Onun dünyasını da bu ilticanın ardından tanımaya başlayacaktır. Romanın ortalarından itibaren Lucy önemli bir karakter haline gelir. Güney Afrika’nın talihsiz tarihinin doğrultusu…
Coetzee Güney Afrikalı kökleriyle ilişki kurmak yönünde bilinçli bir ısrarın sahibi bir karakter yaratmaktadır. Bu ilişki arayışı, kendisini toprakla ve komşularla kurulan özgül bir ilişki içerisinde açığa vurur. Apartheid sonrası Güney Afrika’da toprak ve komşuluk bağlantıları hayati bir öneme sahiptir ve Lucy bu bağlantıyı algılayabilmektedir. Ona göre birinin ülkesini yeniden kazanabilmesinin iki basit ve temel aracı toprak ve bitişikliktir. Beyazlar ve siyahlar arasındaki ikiliği ortadan kaldırabilmenin yolu toprak bitişikliği (komşuluk) uyarınca köklerle ilişkilenebilmektir. Bu ilişki ırgat Petrus’ta temsilini bulur. Bu şema içerisinde Lucy ile Petrus Güney Afrika’yı düzenlemekte olan yeni parametrelerin bir dışavurumu durumundaki bir ilişkiyi, siyahlar-beyazlar ilişkisini somutlaştırmaktadır. Bu iki topluluk Apartheid’ın tarihsel travmasıyla yüzleşerek yol almak zorundadır. Lucy ile Petrus arasındaki ilişki sancılı ve zor bir ilişkidir bu nedenle.
Bu türlü bir bağlam içerisinde Lucy karakteri, onun bedenini çiftlik hayatıyla ilişkilendiren imgeler aracılığıyla inşa edilir. Babasında bıraktığı izlenim sert bir taşra kadını izlenimidir: Geçimini bahçecilikle, çiçek yetiştirerek gerçekleştiren tırnakları kirli bir kadın. Lucy’nin bedenine (tırnaklarının kirine) yönelik bu vurgu Güney Afrika’nın beyaz kadınlarına ilişkin genel imgeye ters düşer; çünkü onların hizmetçileri vardır; beyaz elleri temizdir. Entelektüel ve kentli bir anne babanın kızı olan Lucy’nin, üstelik de ne yaptığını bilerek pratiğe döktüğü bu yaşam tarzı Apartheid-sonrası Güney Afrika’nın durumuna dair beklenti ufkunu gölgeler, lekeler. Bir beyaz mitoloji yoktur orada. Konforlu bir kent hayatını, beyazlar arasındaki yüzeysel bir varoluşu reddedişiyle de hayatta kalmak için boğuşması, mücadele etmesi gerekmektedir. Bu mücadelesi içindeki yol arkadaşı Petrus’tur. Babası bu ortaklığa sürekli kuşkuyla bakmaktadır. Lucy’nin sözleri, ait olduğu yerde yani Güney Afrika’da, Eastern Cape’de kalmak yönündeki iradesini ortaya koyarken birtakım gerçekliklere ve önceliklere dayanan argümanlara başvurur. Toprak ve insanlar arasındaki bağ Lucy’nin ideolojik inşasının özü olarak belirir. Lucy’nin cinsel bakımdan yalnızca kadınlara ilgi duyması da genel uzlaşımlara, genel ahlaki biçimlere ve babasının otorite iddiasına bir itiraz olarak belirir. Lucy’nin tercihleri nedeniyle babası Apartheid-sonrası Güney Afrika’nın durumunu sorgulamaya başlar: Beyazların siyahlara yönelimindeki suçluluk duygusu eşliğinde. Kızının cinsel yönelimini açıkça tartışma konusu haline getirmese de kendi kendisine nerede yanlış yaptığını sorar baba. Bu soruyu sorduğu yerde de bütün konuyu Güney Afrika’nın geçmişteki ve şimdideki genel durumuna ilişkin bir boyuta kaydırır.
David Lurie ana karakter olduğu için onun üzerinden okunan Utanç romanının bu alt akıntısı, Lucy üzerinden akan bu alt akıntısı bir umut paradigması olarak okunabilir pekâlâ. Siyahlar ile beyazların ilişkilerinin betimlenişi aslında Coetzee’nin nasıl da bir ‘gerçekçi’ olduğunu da görünür kılıyor ve umut bu gerçekçiliktedir; siyahların kendi hikâyelerini örneğin beyazlara anlatırken içine savrulabildikleri romantizmde değil. David beyazların tereddütlerini ve siyahlara yönelik algılarını cisimleştiren karakterdir. Ona göre Güney Afrika’da artık beyazların ayrıcalıkları ortadan kalkmış durumdadır. Hatta öylesine kalkmıştır ki siyahlar artık beyaz çiftlik sahipleri için gittikçe artan bir tehlike arz etmektedirler. İşte zaten Coetzee’nin gerçekçiliği de budur; çünkü Güney Afrika’nın eski ırksal ayrımlarını ve beyaz ırkçılığını üreten de tam olarak bu anksiyetik bakışın kendisidir. Coetzee bu anksiyetik halin, beyazların anksiyetesinin biçim değiştirerek devam ettiği saptamasında bulunmaktadır.
Irkçılık da tam olarak bu türlü bir anksiyeteden kaynaklanıp gelir ve ötekine ilişkin bilgisizliğin üzerini ötekine dair üretilen fanteziler alır. Beyaz zihnin bu fantezilerinde, beyaz mitolojilerde aslında herkesin yeri de hazırdır. Örneğin romandaki Petrus bir ihanetçi olarak görünür David Lurie’ye. Hatta öyle ki Lurie, Lucy’nin arazilerini ele geçirmek istediğini düşünür Petrus’un. Bulunduğu yerden, kök salamadığı ama kendisinin olduğunu düşündüğü yerden atılma korkusu Beyazı sürekli rahatsız eden bir anksiyete yaratmaktadır. Bunun sonucu da hem savunmacı hem saldırgan bir pozisyon seçmek oluyor.
Utanç romanı biraz da bizim durumumuzu anlatıyor.