Bugünlerde özellikle kendilerine kendilerince takılan bir kimlik tanımı olarak “liberaller” denilen yazarlar ya “yetmez ama”yı yeterli bulan kendinden menkul “aydınlar” Erdoğan’ın “değişimi” karşısında şok olmuş ve kandırılmışlık duygusunun ağır kıskacı içinden feryat etmeye başlamışlardır: “Aldattı bizi!”
Oysa, gerçekte birçok politik analizin ortaklaştığı temel yanlış bu sorunun içinde gizlidir. Zira toplumbilim, tarih ya da politik bilimler söyler ki, kişiler üzerinden hareketle devletlerin yönelişleri tahlil edilemez. Doğa da, toplum da, birey de sürekli bir hareket ve değişim halindedir. Düşünceler de değişim yasasının kaçınılmaz sonuçlarını yaşarlar ve bu nedenle dün şöyle söyleyen birinin bugün böyle söylemesi beni hiç de şaşırtmaz. Doğanın ve toplumun bu temel yasası elbette Erdoğan ve onun partisi için de geçerlidir.
***
Neydi aslı Erdoğan’ın?
Soru yanlış? Ve yanlış sorunun doğru yanıtı olamaz.
“Neydi aslı ‘devletin?’ diye sormak gerekiyordu soruyu. Ve elbette, bir toplumun siyasal, sosyal, politik, artistik bütün düşünce ve kurumlarının üzerinde yükseldiği sosyo-ekonomik yapının bir kurumu olarak DEVLET, onu yöneten liderlerin niyetleri ya da politik düşüncelerinden bağımsız olarak bir kimliğe sahiptir. Erdoğan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin başbakanıydı. Atacağı adımlarla o sosyo-ekonomik alanın hareketlerine ivme kazandırır ya da yavaşlatabilirdi. Ama liderlerin kişisel niyetleri ne olursa olsun, sosyo-ekonomik yapıya bütünüyle ters gelen girişimlerde bulunabilmesi olanaksızdır. Menderes, Özal hatta 28 Şubat bunun somut örnekleri değil midir?
TC kapitalist-sömürgeci bir devlettir. Milliyetçidir, üniterdir. Demek ki bu karakterlere dokunmadan, AKP’ için “açılımları neden gerçekleştiremedi?” sorusunu da doğru yanıtlayabilmek mümkün değildir. Ve biliyoruz ki AKP ya da ortaklarının (CHP, MHP) atacağı adımlar, devletin belirlenmiş kırmızı çizgilerinin dışında olamazdı.
Devleti bütünüyle değiştirmek sistemsel değişimleri gerektirir. Kapitalizm ve sömürgecilikte ısrarlı bir devlet karşısında kapitalizmi ve sömürgeciliği karşısına alacak bir siyasal-toplumsal güç var olmadıkça köktenci değişimler yaşamak elbette mümkün değildir.
***
Ne geçmişte Mustafa Kemal’in, ne de bugün Erdoğan’ın niyetleri dışında bir şeyler yaptığına da inanmıyorum. İkisi de bütün düşünsel kurguları ve duyguları ile kapitalist-sömürgeci sistemin devamından yana idiler. Bu nedenle de mevcut geleneksel devlet sisteminin göze batacak kadar kötü aksayan yanlarını düzeltmekten (reforme etmekten) başka hiçbir politik plana sahip değillerdi. Onların din gibi alanlarda farklılaşması devletin temeline ilişkin düşüncelerde bir fark üretmedi, üretemez de. Bu nedenle ikisi de tarihe “Türk olmayanlara karşı” kanlı katliamlarıyla, mutlak tek lider saltanatlarıyla, demokrasi düşmanlığıyla, yayılmacı eğilimleriyle ve özel olarak Kürt düşmanlığıyla tarihe isimlerini yazdırdılar.
***
Sistemi bütünüyle değiştirecek yeni siyasal model arayışlarının gözümüzü Avrupa’ya dikerek bulunması mümkün değildir. Avrupa’da elbette insan haklarının ulaştığı bir seviye söz konusudur. Ama unutmamak gerekir ki Avrupa yurttaşlık kavramını (birkaç ülke hariç) üniterizm üzerine oturtmuştur. Bu nedenle, kapitalizmin ve sömürgeciliğin anavatanı olan Avrupa’nın ürettiği “demokrasiler” de kaçınılmaz olarak o sosyo-ekonomik temeli hiçbir zaman aşamamışlardır. Onlarca halkın ve kültürün birlikte yaşadığı Anadolu-Mezopotamya toprakları kapitalizmin ürünü olan çoğunlukçuluğu değil çağımızın realitesi olan çoğulculuğu temel alarak örmektedir kendi geleceğini.
Demokratik Özerklik önerisine ve sunulan yol haritalarına düşmanlık, parmak sayımı hesaplarla sürdürülen parlamenter-üniter diktatoryal bir sistemin çoğunlukçuluk ‘tehlikesi’ karşısında duyduğu var olma / olmama endişesine bağlı ölümcül bir korkunun dışavurumudur.
Ama bütün dünya da biliyor ki “korkunun ecele faydası yoktur!.“
Çoğulculuk korkusu