Bu haftanın gazete manşetleri, büyük puntolarla “Avrupa’nın ortasında köleliğin hortladığı” haberini verdi okuyucularına. Çok şaşırmış ve büyük bir şok yaşamış edasıyla.
Avrupa ülkelerinin refah ve bolluk merkezleri olarak algılanabileceği, yerkürenin diğer coğrafyalarında yaşayanlar için büyük bir sürpriz olmuş mudur bu haber, bilmiyorum. Avrupa’da ikamet eden veya bir şekilde yaşlı kıta ile tanışıklığı olanlarsa eminim hiç şaşırmamıştır bu duruma.
Özellikle; farklı bir etnik köken veya inançsal gruplara ait Avrupa’daki emekçi kesimler, buralarda alınteri ile kazanılan 3-5 kuruşun hangi kölelik koşullarında elde edildiğini iyi bilirler.
Avrupa Birliği’nin başını çeken ve ekonomisi görece üretime dayalı Almanya’da, çalışanların yüzde 22’si yoksulluk sınırındaki ücretlerle yetinmek zorunda kalıyor.
Üstelik Almanların yüzde 85’inin, (saat ücretinin en az 7,5 Euro olması kaydıyla) alt sınırı tespit edilmiş bir asgari ücret talebi olduğu halde, bu ülkede halen yasalarla garanti altına alınmış bir asgari ücret yoktur.
Serbest piyasa ekonomisi adıyla emekçiler arası rekabet artırılarak, çalışanların emekleri açlık sınırındaki ücretlerle, acımasızca sömürülüyor. Balkan ülkelerinden 3 aylığına Almanya’ya gelen mevsimlik işçilerin, olabilecek en düşük saat ücretleriyle ve hiçbir sağlık veya sosyal sigorta güvencesi olmadan çalıştırılmaları, bu rekabete verilebilecek örneklerden biridir.
İşin acı tarafı; geldikleri ülkelerinde fakirlikle başa çıkabilmek için Almanya’da neredeyse karın tokluğuna çalışan bu işçiler, alet oldukları bu fırsatçı rekabet anlayışı ile ücret piyasasını düşürüp, işverenin karına kar katarken, sınıf kardeşlerine dolayısıyla kendilerine verdikleri zararın farkında bile değiller.
“Yeterince Almanca bilmiyor” veya “kalifiye eleman olmadıkları” gibi gerekçelerle, en kötü ve en ağır işlerde çalıştırılan yabancılar- göçmenler, hayatta kalabilecek kadar, cüzi bir ücretlendirilmeye tabii tutuluyor. Ne de olsa, Nazi kamplarında Yahudiler’e, ölmeyecek ancak çalışmaya devam edebilecek kadar yemek veren Almanya, bu konuda oldukça deneyimli sayılır.
Diğer taraftan, bu habere konu olan “köleliğin” ülkesi İngiltere’de işsizlik, en son 17 yılın en yüksek rakamına ulaşmış bulunuyor. Bu ülkede işsiz kesim içerisinde en büyük oranı, yüzde 24’le gençler oluşturuyor. Artan antidemokratik uygulamalarla birlikte, bu durum da göz önünde bulundurulduğunda; İngiltere’de başta gençler olmak üzere, muhalifleri günlerce sokağa döken gerçek nedenler, net bir şekilde görülmüş olur.
 Londra’yı savaş alanına çeviren olayların sebebi bir günde ortaya çıkmadığı gibi protestolara kaynaklık eden ırkçılık,, gelecek kaygısı ve kölelik koşullarında çalıştırılma, Avrupa’da yaşayan yabancı-göçmenlerin bizzat yaşayarak bildikleri bir realitedir.
Avrupa’da hal böyle iken; spekülatif sermayenin beşiği okyanus ötesi Amerika’da durum nasıl? Burada da 40 milyon insan (her altı vatandaştan biri) yoksulluk sınırının altında yaşıyor. Amerikan sermayedarları borsada, bir saatin içinde milyar dolarlar kazanabiliyor. Alınteri döken milyonlarsa, emeğinin karşılığı hak ettikleri ücreti alamadığı için “yiyecek yardımı”na muhtaç vaziyette.
Bu muhtaçlığa bağlı olarak, hırsızlık olaylarında büyük bir artış meydana geldiği söyleniyor. Çalınmasına alışık olduğumuz değerli eşyaların yanı sıra, piyasada bir şekilde para eden, eskicilere verilebilecek metaller gibi son derece basit materyaller bile hırsızlığa konu olabiliyor.
Sonuç olarak; kapitalist-emperyalist ülkelerin daha çok kar hırsı ve rant hesaplarının ceremesi yine emekçiler ve ezilen halklara çektiriliyor. Giderek artan yoksulluğun bütün ağırlığı, (sözüm ona ekonomik krizleri atlatmak veya önlemek maksadıyla) uygulanan sosyo-ekonomik politikalarla, emekçilerin sırtına yükleniyor.
Oysa ki; fakirliğin de, köleliğin de, ekonomik krizlerin de kaynağı ve tek sorumlusu, bu ülkelerin iflas etmiş kapitalist siyasetlerinden başka bir şey değildir.
  İnsanlık dışı koşullarda çalışma ve bu ortamlarda yaşamak zorunda bırakılma, kapitalist ülkelerde oldum olası var olan köleliğin ta kendisidir zaten.
Bunun için; belki de büyük bir infial yaratması beklenen bu manşetler,  maalesef bize hiç sürpriz olmadı! Size de olmasın!