Cihan DENİZ
Yalan ve göz boyama olduğu artık tüm çıplaklığı ile ortaya çıkmış olan bürokratik ve askeri vesayete son verme vaadi ile yola çıkan AKP, bugün bizzat bu vesayetçi anlayışın taşıyıcısı ve uygulayıcısı Ergenekoncular ile kurduğu ittifak eliyle, tek parti dönemindekine bile rahmet okutacak bir vesayet sistemi inşa etmektedir. Tabii bunun da bir bedeli vardır. Gerek girilen bu ittifakın gerekse de yeniden inşa edilen vesayet sisteminin bedeli olarak AKP adım adım bir siyasi parti olma niteliğini kaybetmektedir.
Çok yakın süreçteki gelişmeleri bir arada ele aldığımızda AKP’nin bir siyasi parti olarak varlığının sona erdiğini, tıpkı 90’ların ikinci yarısında Çiller’in lideri olduğu DYP’de bir diğer örneğini gördüğümüz gibi devletin bir aparatına dönüştüğünü görürüz.
Tarih sırası ile gidecek olursak; ilkin 24 Kasım’da AKP yerel seçimlerde Diyarbakır ve Hakkari gibi Kürt halkı için sembolik önemi olan iki şehirde kayyımları aday gösterdi. Kayyımların aday gösterilmesinin kazanma şansları olmayan bir yerde direk AKP’den birini aday göstermeye cesaret edememenin ötesinde bir anlamı vardır. Kayyım politikası, Cumhuriyet’in ilanından günümüze çok kısa dönemler haricinde kesintisiz devam eden bürokratik ve askeri vesayetçi anlayışın güncellenmiş şeklidir. Halkın ezici bir çoğunluğunun oylarıyla seçilmiş belediye eşbaşkanlarının yerine atanmış kayyımları seçimlerde aday göstermek halka meydan okuyup “ben bir siyasi parti değilim ben devletin ta kendisiyim” demektir.
İkinci olarak ise, 30 Kasım’da ise Ergenekon davasında mütalaasını veren savcı, Ergenekon diye bir yapılanma olmadığını belirtti ve sanıkların beraatını istedi. Türkiye bağırsaklarını temizliyor diye başlayan, bizzat dönemim Başbakanı Tayyip Erdoğan’ın “ben bu davanın savcısıyım” diyerek sahiplendiği bir yargılamanın finalinin bu şekilde olması, aslında vesayetçi anlayışın geri dönüşünün ilanından başka bir anlam taşımaz. Bu, AKP’nin Ergenekon karşısındaki yenilgisinin itirafından öte, AKP’nin Ergenekon içinde eriyip yol olduğunun ilanıdır.
Dün ise tarafsızlığını ve adilliğini jet hızında aldığı bir kararla tüm dünyaya ilan eden Türk yargısı ilk önce HDP eski Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş ile HDP eski Ankara Milletvekili Sırrı Süreyya Önder’in ve daha sonrada HDP eski Grup Başkanvekili ve İmralı Heyeti üyesi İdris Baluken’in cezasını onadı. Demirtaş’ın cezasının bu kadar apar topar onanmasının AİHM’in verdiği karar karşısında Erdoğan’ın “bizim de karşı hamlelerimiz olacaktır” sözü ile kast ettiği şey olduğu açıktır. Ama bir kez daha tam da yeni bir rejim inşası sürecinde bu kararların da görünenin ötesinde bir anlamı vardır.
Sadece Kürt sorunu çözmeyecek ama tüm Türkiye halklarının asırlık demokrasi özlemine de yanıt olacak Dolmabahçe Mutabakatı, Türkiye’deki vesayetçi anlayış için çok öneli bir gün olan 28 Şubat’ta İmralı Heyeti ile bakan düzeyinde Hükümet temsilcilerinin hazır olduğu bir ortamda kamuoyu ile paylaşılmıştı. Bu bağlamda, vesayetçilerin hukuken temize çıkartıldığı böylesi bir süreçte, kurulduğu günden beri Türkiye’ye hakim olan vesayetçi anlayışı kökten ortadan kaldıracak ve demokrasinin önünü açacak bir projenin paydaşlarının cezalandırılması tesadüf değil ama tam da zamanın ruhudur. BU onama kararlarını vesayetçi anlayışın barış ve demokrasi mücadelesi verenlere verdiği bir mesaj olarak okumak gerekir.
Bir de bunlara ek olarak, 28 Kasım’da içinden geçtiğimiz süreci sembolik düzeyde özetleyen bir olay daha yaşandı. Bu aslında burada yerimiz el verdiğince anlatmaya çalıştığımız düşünceyi trajik bir biçimde ortaya koymaktadır: Kocaeli’nde inşaatı devam eden viyadüğün yıkılması. Bu olay, yaşattığı acılara her gün şahit olduğumuz 3 işçinin yaşamını yitirdiği bir iş cinayeti olmanın ötesinde en büyük övünç kaynağı yaptığı yollar olan AKP’nin bir siyasi parti olarak sembolik sonunu ilan etmektedir. Artık bir siyasi parti olarak AKP’nin gidecek yolu kalmamıştır. Adeta her yol AKP için artık Ergenekon’a çıkmaktadır Bu andan sonra AKP’nin atacağı her adım onu daha da fazla Ergenekon’un yörüngesine sokacaktır ve en nihayetinde de onun Ergenekon içinde eritecektir.
Bize düşen ise vereceğimiz barış ve demokrasi mücadelesi ile artık siyasi olarak bir hükmü kalmamış bu oluşumu tarihin çöp sepetine atmaktır. Yaklaşan yerel seçimler tam da bunun ilk adımı olması açısından çok büyük önem taşımaktadır.