* * *
Askeri bir savaşta yenilmek, hemen bütün toplumların tattığı bir beşeriyettir. Asker sayısı, savaş gereçleri ve teknolojisi bakımından kendisinden daha üstün bir ordunun saldırısına uğrayan her toplum, mağlubiyeti tatmak zorunda kalır. Ama yine de bu bir felaket değildir... Zira toplumlar, sadece askeri savaşları kazanmak için yoktur. Toplumları toplum yapan değerler, bu kadar sığ ve kof değildir. (Kaldı ki; barbarların saldırısı karşısında, sadece ve sadece kütüphaneye zarar verilmesin diye, yüzyıllar boyunca birikmiş olan akıl ve emek değerleri yakılıp talan edilmesin diye, işte bu koşulla mağlubiyeti kabul andlaşması yapan toplumlar vardır.)
Bu nedenle askeri savaşlarda mağlup olmak, zarara uğratılmak ya da darbe almak, kimi durumlarda toplumlar için felaket sayılmaz, aksine onlara değer katar; o mağlubiyetler o toplumların tarihine büyük insani zaferler olarak yazılır.
Aslında bu durumda; şehirleri, köyleri, dağları işgal eden, yakıp yıkanlar kaybedenlerdir. Bu savaştaki galibiyet, o askerler ve o askerleri yönetenlerin toplumlarına bıraktıkları felakettir. Savaşın yıkıcı koşullarında beşeri ve evrensel değerler için direnen, ahlaki ve insani ilkelerini koruyup sakınanlar ise sadece kendi toplumlarına değil, aynı zamanda bütün insanlığa ve gelecek çağlara değer taşırlar. Bu mağlubiyetleriyle, bütün insanlık ve gelecek çağlar için ortak ve büyük bir zafer kazanmışlardır.
Zira toplumları ayakta tutan, onları beşeri bir değer haline getiren şey, onların askeri yıkım kabiliyetleri değil, ahlaki ve politik donanımları ve pratikleridir. Onları toplum yapan şey; bilime, sanata, kültüre, felsefeye, yani genel beşeri birikime, insanlığın ortak emeğine yaptıkları katkılardır. Onları değerli yapacak olan şey, özgür yaşayıp yaşamadıklarıdır mesela... Köleliği reddedip etmedikleridir... Ne ürettikleridir mesela... Vicdana ve adalete sığan bir uygarlık kurup kuramadıklarıdır mesela... Aklı ve etiği destekleyen bir düşünsel birikim ve medeniyet yaratabilmişler mi, budur önemli olan... Toplumsal yaşamı ve insani yetenekleri destekliyor mu, yoksa hayatı zindan eden ve toplumsal katmanları sürekli bir eşitsizlik sistemi altında çürüten bir düzene mi sahip? Bunlardır ölçüler...
* * *
Bir devlet için en büyük felaket, askeri bir savaşta mağlup olmaktır; bu mağlubiyet onun hiç bir maddi ve sosyal birikimine dokunmamış olsa bile...
Toplumlar, değerler sistemiyle kurulur ve yaşarlar. Devletler ise bir iktidar sistemidir ve varoluşları o iktidarın devamlılığına bağlıdır. Bu nedenle toplumlar için biriktirilen beşeri ve ahlaki değerleri kaybetmek, devletler için savaş kaybetmek felakettir. Bu nedenle devletler, savaş kaybetmekten korkarlar ve savaşlarda “ahlak dışı” yöntemler uygularlar. Bu nedenle devletler savaşlarda etik dışı dezenformasyona başvurur, bu nedenle köyleri yakar, işkence yapar devletler. Bu nedenle savaşta, sonuna kadar, her şeye rağmen hukuka bağlı kalabilmiş tek bir devlet yoktur. Mağlubiyet riskini görmüş hiç bir devletin savaş hukukuna riayet ettiğini kaydetmemiştir tarih.
Bu nedenle savaş kaybetmek devletleri yıkar. Oysa savaşla yıkılan tek bir toplum yoktur.
* * *
Türkiye devleti savaşı kaybetmemek için yakıp yıkıyor, bombalıyor; hukuk, vicdan ve adalet dışı bir dizi operasyona imza atıyor.
Bu, savaşı askeri olarak kaybetme korkusunun bütün devletlere yaptırdığı bir şeydir. Asıl sorun bu değil... Asıl sorun, bu korkunun getirdiği çöküşü durdurmak için Türkiye toplumunun ne zaman harekete geçeceğidir. Türkiye toplumu, yani daha çok kendini Türk olarak görenler, devleti, bu akıl ve vicdan tutulmasından kurtarmak, bu ahlak dışı savaştan caydırmak için ne zaman ortaya çıkıp müdahale edecek? Asıl sorun bu...