Dilsiz bir coğrafyanın uçurum bakışlı insanlarıyız. Bakıyoruz olanlara, öylece sessiz. Dehşetin uğultusu dinmiyor derinlerimizde. Yine de içimizde fokurdayan yanardağların ateşi… Bedenlerimizde taşan ifrazatın döküldüğü talihsiz mazimiz can çekişiyor. Olsa ya da olmasa neye yarar? Ne yana dönsek bir yanımız kanar. Bir tarafta yangın, bir tarafta kıyım…

Nefesimizde korkuya tutsak olmanın ürpertisi var. Caymayarak göz kamaştırıcı bir yaşam varmış gibi, ruhumuzda yer etmiş şu batak. Oysa su savakları çoktan kurumuş sokak başlarında ve aslında boynumuzdan ilmeklemişler darağaçlarına. 

Geçmişi kurcalarken geleceği, başımıza mı saracaktık? Bir fay kırığı gibi sesimizin çatallaşan ikilemi suçlar nefsimizi.

 Sırça köşkte sulta(n)ın böğürtüsü! Üstten buyurmanın küstah kibri ve bakışlarımızı kendi yörüngesinde tutma arzusuyla biraz daha fazla ölü toprağı serpiştiriyor sabaha. Bükümlü kelimelerden yalnızca kendine bakışımlı anlamlar türetip, sadece ağzından çıkanı işiten zorba bir yobaz, bir türlü tatmin nedir bilmediğinden, fazlasıyla kadavralar sızdrııyor yarınımıza.

Suçlarken kusur arıyor, nefretten bağnaz düğümü. Biriktirdiklerimiz birbirine eklenen düğümler oluveriyor. Bu yüzden basit bir sözcükten bile insan artıkları sızıyor. Keşfedilmemiş zamanlardan kalma bir bölünme ağusu paslı dillerden damlıyor çökelti bakışlara. Saray aksesuarlarıyla donanıp, yoldan geçene çemkiriyor kelimelerin buyruk tonu. Üstümüzde basıp geçmek için yol açacak demir toynaklarıyla ırkçılığın karası. Ahtapotun kolları gibi felç sarmış, gördüğümüz her bataktaki sökük yansımalarımız. Artık tenhada değil, güpegündüz vururlar sırtımızdan. 

Korkunun bakışlarımızda ezip dövdüğü uçurumlar başkaldırır. Üzerimize kapanır da çöl, donarız. Derinlik bizi yutar gözyaşlarımızın değdiği sularda. Afaki durur bize ait olan her şey. Kendi içinde manasız bağırır, ufkumuz hasar görür, bir başınalıktan ayazı ısırır akşam. Bir yaz-poz tahtasıdır, kimsenin hiçbir şey anladığı yok. Bir suçlu aranır, ilk barış gelir akla. Akıl almaz küfürler savrulurken, çözümsüzlük katık olur yalakalığa. Derken yer-gök aralıksız ardımızdan ulur ve yazgımız kimliksiz çağırır bizi dağlara. 

Tan atımında kızıl bir lavın fokurdadığı "göletlere akar sabah uykumuz. Kehanetler dile gelir; ölü mü diri mi bilinmez. Bize sunulanın önünde, arkasında varsa yoksa itaat ya da ölüm! Bir kez daha pus giydirir korku üzerimize, bilinmezlik bağlar elimizi. Kaçkınlarla tenhalaşan sokaklar, gölgeyi emer geceden. Sis kalır, ardından yakarır sabahın sancısı. 

Gözetleme kulelerinin ötesinde Sur’dan ateşlenen kimlikler! Kadifemsi gökyüzü altında evlerin karanlık yüzü tutuşturur sokakları. Herkese anlamsız gelen başka sözcüklerin anlattıklarını ödünç almışız, bir fısıltıyla başlar atışma. Sulta ile Sur arasında adı konmamış bir kör döğüş bağırır gecenin nefesinde. Karanlık yutar ayılttığımız günün utancını. Bir kez daha kaderine terk edilir akşamlar. 

Nefrete bakışmalı kurşunun izi kalmıştır sabaha. Bir yanardağın kıyısında zamanını karaya ve zindana yaydırmış yarım kalmışlıklar alevlenir. Sisin intikam ateşini kanatan acıyla örttüğü ödünç hayallerdir kahrolan. Yürek çağırır dil söyler! Öylece köpürüp durur bir bendin uğuldayan katılığı içinde. Sessiz bakar gülüşlerimiz, utançlarımız bizi bir bizden saklar. Günahı boynunuzda asılı dururken, duayı başkası için etmek niye? Kendi küllerini göğe savuracak mı içimizden sancıyip duran bu bozkır gecesi? Biz öldük puslu akşamlarda kimseler duymaz, sağır sultan duyar siz ölseniz! 


Artık can çekişen şehirler zamanıdır

Akşam üzeri yağmur kokar Sur ve Cizîr. Sonra gök gürler, toz, kül ve kandan çatırdar gece. Ardısıra viran evlerin, kanlı sokakların tenha hüznü düşer şehirlerin üstüne… Her sokak başında kabirlerden uçurumlar örülür. Karanlığın gülüşleri esir aldığı infilak saatlerdir. Mahallelerin şufa hakkına kurşunla donanan sonsuz kelimeler eklenir; ihanet, terör, alçaklık! Varlık vergisi artık Sur ya da Cizîr’de buğunun sürek avıdır. O vakit bir bebe daha emzirilir mermilerin şefkatiyle. Bir kadının sofuca düşleri dökülür gözyaşlarından toprağa. Derin dondurucuda altı aylık yavrucuğu titrek ellerinde sallayıp ninnilerle avuttuğu ağıtların yakarışı. Sur ya da Cizîr’in kara sularında, elin ayazında şule tutuşmuştur bir kez. Kendi karabasanını sayıklayan sesler tanısız, ağıtlarla bağlarken kadınların dilini ve kurşunlar yas diye emzirilirken, o bebe alır annesinin yüreğini sürükler uçurumlara, kanatır zamanın içini. Bir kalemin bulanık çizgilerine sığıverir yaşamımız. 

Dün yanımızda neşe bulan, bugün düşman diye yakar gülüşümüzü, her sona eklenir bir son ölüm. Evlerin ağıtlarını duymazdan gelir sahipsiz mezarlar. Bir bozkır gecesinde ıssız bir rüzgar uğuldar sadece kendi nefesinde. Sözlerin aynasında yüzlerce can birden yankı verir. Her birinin başucunda mazisini arayan bir iman sızlar. Kan, ceset ve çirkefin "içinde debelenen" ahraz kardeşlik! Zaten kendi dili kan gördükçe, sesinden muzdarip olur, harfler öksüz ve yetim düşer şehirlerin gölgesine. Pagan savaşçıların ‘Esedullah’ diye sokulduğu gecede, irtica diye diye yanan evlerin ateşi kutsanırmış ‘garp’ dilinde. Sonrada bir resim asılırmış vesikalık; hep bir tanıdık baksın düşman diye. Ne küfrün düğümü çözülsün, ne gökkarayı kusmaktan üşensin. Çınlayan mermilerin kininde lanet okunsun diye, uzak diyarların unuttuğu körlükte sisi, kül ve kan boğsun toprağa. Bir hançer  kendi gölgemiz bize pusu kursun diye. 

Şimdi zamanıdır; günah şehirlerine geldi sıra. Önce suskundan bir örtü çekildi üstlerine. Ardından karanlığın gözleri tuttu sokak başlarını. Yakılan, yıkılan her evde çaresizlik ve utanç hıçkırır kimsesizlikten. Böyle böyle her gün onlarcasını gömeriz sessizliğin çukuruna. Göç savurduğu vakit, bir sanrı olarak yüreğimizin şehirden çalınan resmi dikildi karşımıza. Bırakıp kaçan aynı yalana inandı, dilini itaatta tutsak veren onurundan soyundu. Bakıp izleyenler için başlı başına bir cehennem azabı değilse, varsın dünya başımıza yıkılsın. Sonunda gök gürledi; toz, kül ve kandan çatırdadı gece. Artık can çekişen şehirler zamanıdır. 

Yıkık duvar dibinde sesinden korkan bir kadın ağlar, gencecik kızı hayatın gözlerini unutmuştur geride. ‘Duvarlar yırtık, kapı örtüktür. Bir sığıntıdır gerisi ömür’ derken dağılacak gibi olur kahrın tortusu. 

Bir genç kadın koşar imdada kendi yazgısını sunar sabaha. Oturup gözyaşlarında günü avuturlar. Tüm gazaplar dökülse de iblisin dilinden. 

Bir pazar ayininde, cuma namazı kılınır. Yüze geçirilen maskelerin hıncı kana doyumsuz çıplak şiddetle örülmüş. Varsa yoksa aynı terane: "Dünyayı başınıza yıkarız." Aynı anda Batı’da fiyakalı bakışların kelimelere rol kestiği yüksek volümlü cinnet krizleri…


‘Bu da insanlık mı?’

Günahlarını can verdiklerimizden sayıp, sözlerin satır aralığına yağma silahların cürmünü bedel olarak eklemekten imtina etmeyen kuralsız, bir koro, mazimize düğümlü kelimeler örmekten hiç bir beis görmüyor. Tarih adeta bu kalabalık körlüğe amade her bireyin içinde gösteri zamanının çılgınlığına manşetlerle tutunuyor. Oysa bir taşın sahiciliği bile yoktur bu vaveyla varyetesinde. Hem haklı olana köle deyip ayetler düzerken, hileyi hüner sayıp ölü zamanımıza yazıyor; hem de kamçılı yalanların ölçüsüyle histerisiyle ortalığı kasıp kavurarak almamıza tek renk yafta asıyorlar. Her yerde ve tüm sınırların ses ve hece ölçüsünde yankıyor ‘vatan, millet, Sakarya!’

İroni gelirmiş batıya yas ve ölüm; kendi masalını çürüten sahiplikten doğan bir kin, sadece izleyen ve can derdine düşen Kürtlüğü dize getirmeye yeminli bir yalan! Hepsi bu. Oysa varılan hiç bir yer yok. Uzakları seçen gözler de aldanır dipsiz bu çılgınlıktan. İtaatın gözbağına tutsak ufuksuzluğun yatay eğrisiyle kendi paslı dilinin zehrini kaderimize boca eden çoğu kişi beğendiği sözleri giyip barbar diye bizi tanımlayan kelimelerinin şirretini yükler sırtımıza. Her gün ‘Türkün’ün gücünde’ edilen methiyelerle bir göz mesafesinde hallaç pamuğu gibi atılır şevkimiz. Meğer bir yangının cürmü kadarmış belleğimizi işgal eden birlik sözler! Varla yok arasında kalbimizin sınırlarında ateşlenip ‘geri dönerken’ rastlantısız bir ceza sayıklaması kalıyor geriye. Askıntı olur rüyalarımız gecede bir sana bağlanmaksızın; sürer durur, sürer bahşet olur! 

Neresi? mesela Cizîr! Bodurumlara sığdırılan zulüm yalanın çoğalan kinine gömülür. Dilin soysuz aldatmacasında tıkanıp kalır gözün gördüğü, kulağın duyduğu yardım çağrısı öyle ya da böyle kendi yanılgısını sayıklayacak zamansız ümit! İyi de kime anlatacağız gözlerini yitirmiş, yüreğini yemiş bindirilmiş kıtalar dururken? Halbuki sözün değeri mermiyle biçilmekte Cizîr sokaklarında. "De bu da insanlık mı?" desen vatan haini diye ipini pazara sürerler. O zaman uyka uyanır içindeki düşman, çaresizce bakadurursun. Bir çocuk saflığında "êdî bes e" diyen diller kurur. Ne fayda? Çürür en olmadık yerinde sessizliğe değen bakışların sabah düşleri. "Kara yüzlerin" gündelikçi vahşeti, ‘Esedullah’ tertiplerin hınçıyla dökülür kan boğumunda gözyaşlarımıza, ağarır ölüme değen bakışlarımız. Kendi yalanlarının kiriyle çökmüşse günün aydınlığına din simsarlığı, acımasızca çalıp çırpıp başkasına dünyayı dar ederken, ağza bal çalmazsa kurduğu kelimeler; gün gün karaltılar dikelir gözlerimizin önünde, direnmek tek çıkar yoldur. Baş eğmek nafile olur!

Taşrada yitik bir yakınlıkla arıyoruz infilak halindeki Sur’un, Cizîr’in gözlerini. Ardında sisin dağıldığı ölümlü sabahlar geçiyor bize pusu kurulan söz cambazlığından. Çığlık çığlığa kendimizi vururuz yol ayrımına, köprü başlarına. 

Göze aldık desek de uğruna verdiğimiz kayıpları, çıkmaz yolların menzili belleğimize kazınıp durur. "Başka yol kalmadı" der, kaçarız. İyi de kaçarken kendi mazimizden soyunmak niye? Göç, bedene tapınma fukaralığından asla sıyırmayız ki bizi. Tutuklu geçmişimizin ağıtlarını zamana kazısa da yürek, bir ayin alayından klişe gerekçeler üreten dilimize sırlı söylenceler tören diye sunulamayacak. Kendi cenazesini kılarken bile ayarlı maskelerden kurulu umarsızlıklara bulanıp, ritüeller icat ediyor bu köle kalmaya yeminli yaşamımız.


Bıkmadan, usanmadan isyan 

Bazı bazı gövdemizden akşamlar dökülür sessizliğin demine. Dalgınlığa benzer bir üzge gelir, zamansız yerleşir yüzümüze. Biçilmiş fidanların mayından arazisi öfkemizi çağırmıştır koynuna. Kalıtımsal bir körleşmenin sarsak adımlarıyla dolarız mayın tarlalarına. Öfkeyle baş koymuşuz bağlı yeminlere ama, gölgeli geçmişimizden derin uçurumlar açılmış adım başı uçurumlara yığılan mazinin uğultusu sonsuza uzanan karanlık bir yolun başlangıcı gibi duruyor bakışlarımızda. Bölünebilir mi kendi içinde zaman? Günü yırtılan yerlerinden dikebilir miyiz? Mühürlü dudaklardan dökülebilir mi bize ait olanlar? Olmazsa eğer, kilitli sözlere kulak kabartmak nafile. İmha, gölgeli bu yazgımızın sağanağı olarak yağıyorsa başımıza, mecburen dilimize pelesenk olan hendek ve barikatlar ses verecek sabaha. Direnerek, vuruşarak çekileceğiz bize mesken tüm geçitlerden. Geride kendi hayallerini bile gömecek bir mezarlık kadar yer kalmamışsa, önce ölümü yakıp kül etmek lazım. Dökülen kanla emzirilecek tüm şehirler. Geçmişin kara bahtsızlığına adak diye sunulacağız. Sokaklar doyurulacak her yaştan insan cesetleriyle ve yangın yerine dönecek bütün zaman ve mekanlar. Ölümü dikeceğiz düşmanın gördüğü sabaha. Korku çökelmiş haliyle duruyor olacak en derininde. 

Derler ki; sesinden kesişen harflerin uğultusu ırmakların çağıltısını çoktan unutmuş! Sur’un geçmişini, Cizîr’in isyanını bilen yeminin, sözlerinin hıncıyla çarpıp parçalanır dalga kırana. Kabile savaşlarının şanını ödünç alan sesin, evlerin bodrumlarında alçakça katledilirken, ıstırabın dokuduğu görüntüde sahipsiz bir mahremiyet yakarıyordur; alıp kendi çırpınışına dikedurursun. Böylece suya yayılan çağrıların kefenini biçeceksindir. Gövdende dağılmış türbeler boy vermeyecek belki ancak, kırılan nefesinde zamanını unutmuş savaşların harap görüntüsü duruyor olacak! Yine de sayıp dökmekle hiç bir şey farketmeyecek. Daha kurumadan sıvası dökülecek ölümü günümüze yazan zafer çığlıklarının. Yarılmış tuhlarımızla mühürlü yeminler ormanına dolacağız bir kez daha. Bıkmadan, usanmadan isyan, isyan diye haykıracağız!

* Kırıklar/Buca Cezaevi