Agustinus, “Bir insan kendisi için bir soru haline geldiği ve yalnızca kendisi için buna bir cevap aradığı zaman, hayatının akışını tıpkı bir harita gibi serecektir kendi gözlerinin önüne; kendini başkalarına değil, her şeyden önce kendini anlatmaya, açıklamaya çalışacaktır” der.
Evîn, on altı yaşında, yedi kardeşin en küçüğü. Kendisi için bir soru olduğu yaşta, kendi hayatını bu toprakların ateşli sancısı gibi serer gözler önüne. Hatıraların ışığı ile aydınlanır yüzü. Öykündüğü hikayelerde amcası çocuk bakışlı bir masal taşır koynunda. Hayat dolu bir geçmişten, üstü acılarla örülmüş bir şimdiki zamana toprağa düşmüş canlardan geçilir. Amcasından, ona Evîn adını koyan ağabeyine dek değişmez bir kader olmuştur bu.
Tılsımlı bir sözcüktür toprak; kadim zamanlardan beri ateşle yıkanıp, kanla sulanır. Bir lanet gibi... Uğursuz bir giz gibi... Hangi tanrıların cezasıdır bu? Hayatın beşiğinde şimdi ölümün karanlık adı kol gezmekte... “Ölümün öldüğü yer” der Evîn.
Yaşam dediğin buralarda aydınlık günden gecenin karasına düşmek gibidir. Toprağa kökleriyle bağlı bir çınar, içgüdüleriyle aşkı arayan bir kadın, yaşadıklarıyla ölümün sırrına ermiş bir kahin gibi, ölüm ve yaşam ikileminde bir sır perdesine bürünür. Oysa daha bir çocuktur o. Defterinin üzerinde kedi resimleri olan ve ondan geriye, halıya düşen saç telleri kalan bir çocuk...
Kimseyi dinlemeyen, boyun eğmez bir asi çocuk ne yaşadı, yaşam adına ne bildi? Görmeyen gözlere, konuşmayan dillere, duymayan kulaklara ateşle yazılan bir sorudur bu.
İçgüdüsü yaşam çağırır, aklı acılara duyarsız kalmamayı, yüzeyde görünene değil, dipte saklı olana odaklanır. Ruhunun, anlamın sırrına erdiği ermişçe bir tevazuyla yaşam ve ölüm sınırında toprağın çağrısına uyar. Kafasına koyduğunu gerçekleştirmek için kadınca bir dürtüyle, lanetlenen bir geçmiş ve akamete uğramaya erimli bir gelecek döngüsünü parça parça etmek gayesiyle, bedeniyle bir mum ışığı olmak ona tek yol gibi görünür.
Kendi kaderine sahip olmaksa erdem, bir bedende çıra olmak da var. Kelebeğin ateşle dansıdır bu. Kadınca sezgileriyle geçici olanı görmezden gelerek, özgürlük arayışını sürekli kılan bir bedel kültürünün savaşçısıdır artık!
Üzerine çöken çaresizlik anını yaramaz bir çocuğun oyunbozanlığıyla savuşturur. Olağanüstü bir çabayı, günün sıradanlığı içinde yoğurur. Kimsenin dikkatini çekmemek adına arkadaşlarıyla pikniğe gider, film izler ve kitaplar okur. Günlük yaşamın hay huyu içinde tropikal bir rüzgarın kavurup alevlendirdiği o bildik tutkusuyla yanıp kül olur. Kelebeğin kendini ateşe vurma anına bir soğukkanlılık, yaşadığı kültüre ait bir özveri ve arkaik tarihi mirasa sahip bir direniş bilinciyle çizdiği resmini son fırça vuruşlarıyla şekillendirir. Ablası bunu kendince bir yorumla, “toplumda tutunamamış, delirmiş olan bir Van Gogh’tur” şeklinde ifade etmiştir. Duyarlı kalbinin gelecek günleri sezmekteki becerisinin ve insanı hayrete düşürecek bir analiz yeteneğinin onu, yaşamın yitirildiği bu topraklarda bir Van Gogh’a dönüştürdüğü muhakkak. Acıyla örülü bir yıkım kültü; barışı değil, savaşı besleyen bir egemenlik histerisi, ölümü bir kader olarak sunan kıyıcı bir sultan...
Günlük yaşamın sırrı odur ki üzerine yalıtıcı bir koza örer, kişileri çevresine karşı duyarsızlaştırarak, acılar depreminden bile insanı umarsızlık ve atalete hapsederek uzak tutar. Baştan çıkarıcı ve aldatıcı bir görüntü, rahattan vazgeçememenin suçlayıcı nefretine bürünür bir anda. Doğuda yaşanan savaş ve kayıplara, batıda mekan tutmanın tezahürüdür bu.
Oysa Evîn, varlığı kalıplar içine sokup katılaştıran duyarsızlığa alaycı bir gülüş takınıp, eylemin yakıcı etkisi üzerinde soğuk duş etkisi yapan hareketsizlik anını bir can düşmanından öç alırcasına, kadınca bir gururla çiğner. Zayıf davrandığı, ikileme düştüğü her anından utanç duyar. Batıda çeşitli çevrelerde depreşen kudurganca düşmanlığın ve çılgınlık derecesindeki linç kültürünün ıstırabını içinde duyar. Bir halkın varlık, yokluk sorununu bir nefret ve öç tufanıyla boğmak isteyen bu zehirlenmişliğe ve körlüğe isyan eder. “Bana da artık yer verin” der gülümsemesi yüzünde eksik olmayan çocukça duyarlılığıyla.
Şiddet sarmalıdır bu, seçme şansı olmayan bir buyrultu. Toplum şiddet dalgalarının çalkantısıyla sarsılır, kaçınılmaz bir kadermiş ve sonsuza dek hep böyle sürecekmiş gibi... Böylece şimdiki anı yaşama, kutsal bir görev olup çıkar. Korunma setleri örülür dışlamanın harcıyla karılarak. Sadece şu anın canlılığı ve rengi toplumun belleğinde yer edinir. Kendini var etme isteği daha da eski bir koşullanmayı çağırır: Yaşamak için öldür! Ve şiddet şiddetle büyür. Çocukça yüreği bu can ve kan çığırtkanlığına dayanmaz. “Kan kanla temizlenmez” der.
Derken bu duygulu ve tatlı kız ev işlerini bitirip, babasına meyve tabağı hazırladıktan sonra, gece ikide, bahçedeki erik ağacının altında, yaşamının uzamakta olan gölgesine sığınarak, bir taşı başına yastık yapıp ateşe verir bedenini. Hemen yanı başında olan suyun şırıltısı... Kendini Dicle nehrinin kenarında yakan Mustafa Malkoç gibi, ateş deryasıyla tutuşup, korkunç acılarla dağlanırken bir adım ötesindeki sudan medet ummaz. Keskin ve sarsılmaz bir irade... Çocuk bakışlı yüzünde ilahi bir gülüşün izleri saklıdır sanki.
Bir anne kızını alev deryasına dönmüş görürken ne yapar? Hangi acı, hangi ıstırap gözleri önünde yanmakta olan kızının görüntüsünden daha kanatıcı, daha yırtıcıdır. Canlı bir bedenin, ateşin yalımları arasında can çekişirken çıkardığı ses ne katlanılmaz bir acıdır! Şaşkınlık, acı ve kederin keskin vuruşuyla bir anda vurgun yiyen annesi ne yaptığını bilemeden, canhıraş koşup bir döşek getirerek, çarşafla örter kızını. Kanın damarlarından çekildiği, hayatın ışığının yerini gölgeye bıraktığı ve yaşam gücünün sönmeye yüz tuttuğu o anda Evîn, “Anne su, anne su!” diye yakarır. Sesinin acıklı, dipten gelen o çatallı, boğuk hırıltısı annesinin yüreğini dağlar. Annesi, kızının gözlerinin içine bakıp, kalbi yerinden sökülürcesine isyan eder. Kızına sarılmaz bile. İnleyen kızına bakıp derin bir kederle ağlar. Karşıda dağlar, sarı başaklar, şeker pancarı tarlaları ağlar. Gölgeye yazılan, sadece gölgede kalan insanların ıstırabıdır bu. Ortağı yok, yakını yok, anlayanı yok!
Kuru bir dere yatağını ateş nehrine çevirmek! Varlık ve yokluk ikileminde her şey yeni şekiller kazanıp yer değiştiriyor. Acımasız bir alacaklı olan ölüm, gecenin karanlığında çok erken ve çok çabuk, Nisyan Gölü’ne yaraşır bir “debdebe” ile yaşamı geri istiyor. Hastane yolunda doktordan önce cehennemin bir arabulucusu gibi araya giren sorgucu, hakikatin savunucusu rolünde, “söyle bakalım seni kim yaktı?” dayatmasında. Böyle anlarda yaşamını uğruna feda ettiği eyleme ve gösterilen inanca saygı beklenir. İşkencelerin en acımasızı, tam da bu noktada anlamın sırrına ermek değil, kişiyi bir çeşit itirafa yöneltme arzusudur. Marazi bir hesapçılık ve saplantılı bir kinle, ağzından söküp alamayacağını, eylemi değersizleştirerek ve de inancını yererek kişinin gerçek öz saygısını tahrip etmeyi amaçlar. Kişiyi hiçlik duygusuyla baş başa bırakma küstahlığıdır söz konusu olan. Bu topraklarda Hindiba Otu gibi üreyen zehire karşı seğiren kaş yayları, büyüyen göz bebekleriyle Evîn, dokunaklı bir hüzün altında hiddetli bir öfkeyi dışa vurur: Bijî Serok Apo!
Zaman insanların geleceklerinde acı ve yıkımı beslerse ölüm hem bir kabulleniştir, hem bir direniş... Özgürce yaşam için ateşe atılmak bir yolsa eğer, savaşı çılgınca körükleyenlerin şafağı beklerken cehennem karasına düşme vakti de yakındır. Taş taş üzerinde kalmayana dek. Ölüm bu kızıl toprakların ruhu olacaksa, iblislerin de şafağı sökmeyecek. Ölüm herkes için sadece gecedir artık!
Bir abla çığlık çığlığa, “Allahım sen bizi niye unuttun?” diye isyan ediyorsa; bir ana yasını tutmak için yitirdiklerinin naaşına bile sahip değilse, ellerinde sakladığı bir iki fotoğraf ve anılar dışında geriye bir şey kalmamışsa acı, “kızıl bir alev topuna” dönüşüp herkesi, her şeyi yutacak!
Ve annesi Evînin önünde kızını yitirmenin acısıyla sessizce hıçkırıklarını koy verip, “bahçe var, çocuk yok” diyerek dizlerinin üstüne çöker...