Nasıl türediği bilinmez bir kırma mahluk peydahlandı ortalıkta. Adı Dabbet-ül Arz! İslamı diline dolayan bir günah ve kötülük garabeti. Karanlık çağ dile geldi sanki. Önce karanlık sardı ortalığı, ardından korku bastırdı. Uyku ile uyanıklık arasında karabasanlar döküldü. Gaflet uykusundan silkinirken insanlar, bir anda düzlüklerle kaplı kumdan fırtınalar alevlendi. Her karanlık kuyunun dibinden kötülük başkaldırdı. Bir yamyamlık aldı yürüdü.
Tamtamların savaş dansı mı bu? Boya yerine çember sakal, büyü için baş kesmek ve kan içicilik! Ölüm bir anda halkların gölgesi oluverdi. Derken kaçtı insanlar. Arkalarına bakmadan, mazilerini toprağa gömüp öylece kaçtılar. Boyun büken her söz kanadı, rüzgarda savrulup yitti.
Korkunç bir yıkımın ardında bıraktığı hayhuyla, Êzîdîlerin göğünü sardı karanlığın gölgesi. Ölümü bekleyen bir halkın vakur hüznü mahşerin kanıtı gibi duruyordu. İnanç kardeşliği adı altında müsvedde selefi bir kıran! Hasat başlıyordu.
Zaman kaldı mı Şengal'in ölümüne? Sahipsiz bir toprakmış gibi kavruluyor çöl fırtınalarında. Hain bir oyunla yedi ilk darbeyi boğrüne. Hançerin üzerinde bir de kardeş dediğinin eli duruyordu. Lime lime doğrandı günün sabrı, alçaklığın yolunu adımlayanların az önce yanı başında bir kurtarıcı gibi durduğunu bildiğinden. Kardeşlik bozuldu, unutuldu korkaklığın mabedinde. Böylece geride akan ırmaklar gibi yol boyu sıralandı cenazeler. Üstüne sadece çöl kumullarından bir avuç atılır. Sonrası mı? Satılmışlığın nasıl kalleşçe tertiplendiğinden kime ne?
Kanayınca kalbin yalnızlık acısı, gün çatlar kendi sabahının yakarışından. Hendekler düşmüştü daha önce ihanetin dipsiz çukuruna. Şimdi bir de ağu gibi döküldü düşlerin yarınına. 'Varım' diyeceğin yerde, bir anda çölün yalnız sayıklamasına verirsin düşlerini. Gözyaşları yıkayamayacak tarihten ağır bu kiri. Ay sarkıtsa da düşlerini geceye, bilirsin ki zamandan önce soyunur hainlik. Bir yılan başı gibi saldırgan ve kahpe. Anında poler salgınlar vurur Kürdün yazını.
Kapılar tutulmuş, pusu kurulmuş sabaha. Yollarda karanlık zamanlar. Bir kırım daha uyur Kürdün söylencelerine. Uğursuz bir kıran kutsar alçaklığın mazisini. Bela geceye ödünç vermiş ya yüzünü, bir tespih tanesi gibi çektikçe, iblisler sökün eder sabahın kuytusuna. Kaçanların ayak izlerini takip eden Deccal'ın kudurgan buyurganlığı ölümcüldür, şakaya gelmez! Sonra ardı arkası kesilmez depremler vurur Şengal'in yamaçlarına. Yüreğinde sürgünler vermiş bir halkın lanetli kıranı bu. Yeni bir Enfal! Çığlık çığlığa düşmüşler yollara.
Yollarda insan seli. Bize ait olmayan bir dünyadan mı kaçıyorlar? Aç, susuz, sersefil. Tanımsız dehşet sahneleri bakışlarındaki korkuda asılı kalmış! Kesip doğranan erkekler, tecavüz edilip köle pazarlarında satılan kadın ve çocuklar, çukura atılıp taranan, üstleri toprakla örtünen kalabalıklar. Arap kemeri şimdi ilmik oldu Kürdün boynunda. Tipiye tutulmuş masalların suskusu çatladı.
Gecede bu vahşetin sesini duyan rüzgar, kimsesiz uğulduyor. Korkuya gözlerini açan çocukları, teskin edecek sözler de kimsesiz! Her türlü hayvanca şiddetin ve alçaltılmanın nesnesi kılınan kadınların gözlerindeki derin kederde korkunç yaralar saklı. Habire geleceksizliğin travmalarını biriktirip duruyorlar. Lanet yağıyor çölden, uğursuz, hain ve alçakça. Siyahın rengi çekilemez oldu bu kalleş kıyımda. Sahipsiz bir kız çocuğu, takatsiz bir nine ve ölçüsüz bir nefreti akşamlarına katık eden bir ana, yan yana düşmüşler toprağa. Ölecek herkes bir gün, ama böyle sahipsiz ölüm gibisi var mı?
Sonunda korku taştı. Yalnız kalabalıklar korkularını bir giysi gibi üzerine çekip dağların yolunu tuttular. Boyunlarında bir muska, "hawar hawar hawar!" diye hıçkırır! Sağanak bir yanlızlık bu. Göğüs kafesinde sobelenir korku, gidenlerin ardından ağaçlar yakarır. Haliyle gündüz düşlerinde geceye çaldı aynanın gördükleri.
Herkes kendi düşlerinde biriktirdiği kelimelerle konuşuyor bak! İnsan tutamaz ki kendisini sürükleyen ölümün ipinden. Anlaması zaman alır, sonrasıysa çok geç.
Görüntünün zamandan önce ilerlediği çölün bitimsizliğinde düzü dağa kavuşturan bir çığlıktır kopmakta.
Her yerde zamanını yitirmiş kafileler. Tarihlerindeki 72 kıranı, 99 korkularına ekleyip öylece kaçıyorlar. Mazilerini, gömdükleri topraklar sayıklıyor kimsesiz. Çöl rüzgarları delinmiş akşamların boğuk iniltisiyle dövüyor yıkanmış günün sevincini. Muhammed Talab Hilal'in* dölleri kan damlıyor şimdi de Şengal'de.
Korunaksız kalabalıklar kafileler halinde kaçışırken, hayatlarına sığdırdıkları sesleri içlerinde sakladılar. Zamanı geldiğinde kutsanmış, kelimelerin tohumunu toprağa ekmek için. Ama bilemezlerdi ki kelimeler de insan yüzlüdür, kötülükten öncesi yoktur, sonrasıysa anlamsızdır.
Sesler henüz kendi zamanını seçmemişken, kan damlayan bir mızrak başı gibi sokulur kelimelerin içine Allah-u-Ekber nidaları. Dudaklarında doküldüğü anda kirleniyor sözcükler. Yer değiştiriyor suskunun kanatları. Kemirgen bir uçurum açılıyor korku ikliminde.
O korkuyla bir kabile ya da aşiretin zamanı donar geceye soluk veren sınırda. Sabahını yitiren bir günün sancısı kalır geriye. Vurulur kalabalıklar savunmasız şehirlerin sabahında. Öyleki karanlık bakışların kara hançeri, deşer tan atımında varlığın sevincini.
Çoğu etiketler asmış boynuna. Çağın salgını inancı korumak değil, yobaz vurgunlar türetmek! Ne aldatıcı bir görüntü bu böyle? Bataklığı önümüze sererken, cennetten dem vurmak! Günbatımında bataklık üzerinde yansıyan ışığın rengarenk görüntüsünü andırıyor bu büyülü sözler. Kapıldıkça içinde debelenmemek elde değil!
'Cihad' diye ipini koparıp halkların sabahına dalanlar, ardlarında miras olarak ölümü bırakıyorlar. Geride kalanlarsa ilahiler mırıldanıyor bir dua olarak sunulmuş karanlığa. Karanlığın sancısı bir kara veba gibi tutuyor herkesi. Katle biat eden bir şiddetin taraf bulması, inanca dikilen kefen oluveriyor. Başlıyor çölün kumullarında siyahın taşması. Ağıtların uğultusu rüzgarda asılı kalmış bir leke, yakaran bir sayıklama sanki! Kıyamet kopmuş bir kere. Sözcükler lal!
Her an kapıdan içeri uzanacak kudurgan, acımasız katil birinin varlığı korumasız biri için ilikler kurutan korkunç bir tehdittir; insanı ya tümden teslimiyete ya da kaçışa yöneltir. Teslimiyette sınırsız bir kölelik ve mecburiyet vardır. Mecbur kaldıkça başkalarının kıyıcı bakışlarını çoğaltırsın. Bir kırımın sancısını taşırken, göğüs kafesinde sana hitap eden duygu, sadece lanet dokur. Bir bataklığa saplanır gibi ruhun batar çıkar, ruhun kötülüğe bulanır. Kaçarken kaybolursun. Toprak küskün kalır sana, çatlayıp dağılır yüzü.
Bir kadife gecede bozkırlar ikliminde dolanırken rüzgar, yönünü şimale dönüp kaçmaya mecbur kalmak! Ne çölü duyar tan atımında insan, ne kumulların yakıcı ateşini hisseder. Sadece rüzgar döker içindeki kederi bozkura, tutuşur ateş olur. Bilemezsin ki çöl kumullarının tutuştuğu her yerde, yüksekte kuru dalların su sayıkladığını.
Çatlayan bir aynada izdüşümler yansır. Her parçanın kendince toprağa fısıldadığı vardır. Yırtılır sözcükler, kaçış görüntülerinin bolündüğu her yerde. Bu şekilde eksilmez ki karanlık! Etraf tutuldu. Bak sahipsiz bir çukura dökülüyor şimdi uçurumlar!
Bir paranoyanın üzerine çiziliyor haritalar. "Hilafet"miş adı! Dabbet-ül Arz! Bu kan içici kırma mahluk, toprak masumların kanıyla sulanırken, alçaklığın kör gözünde geçip kuruluyor tahtına. Komut düğmelerine bağlı, kendi gibi karanlık, kanlı bir taht. Vuruyor tüm hışmıyla Şengal'in kıyılarını. O vakit dağın gölgesinde sayıklayan ruhların cenazesi yakılır. Sonra da muskalar asılır suskularından aşağı. Kana doyumsuz bu mahlukat, doğranmış düşlerin döküldüğü kuyulardan biriktirdiği korkunun gözlerini taşıyor cenazelere. Her dokunduğu uzuvda tarih yanıp kül oluyor. Karanlık çağdan kalma kara ırmaklar alevleniyor.
Sırça bir köşkte kurulmuş bir zorbanın tamahkar şiddetiyle el koyuyor cenazelerden geri kalanlara. Pusunun derdi talan. Komşuluk hakkı bile mezhep adına ihanetini çocuk ve kadınların ırzına yazmış. Dışarda kavak ağaçları artık dilsiz çocukların dilinden sayıklıyor. Kundakçı bakışların değdiği her yerde bir kadının ırzına geçiliyor. Ateş dağları infilak halinde. Çöl kanın kırmızısını, kefenin beyazlığını ödünç almış! Boşuna demezler ölümü karşına koydukça birileri, mukavemette bulunmazsan, kaçtığın yerde yutar seni karanlık. Kendi mazinden geriye kadının 'köleliği' kalır.
Vicdan kendi sesine uzak durduğunda, görüntünün tayfına düşmez mi kadının özgürlük çığlığı? Istıraplı gözlerinde tarih konuşurken, ormanların dilinde köksüz kalmışlığın sancısı tutar. Oysa topraktan almıştı yüzünü, şimdi toprağa yabancı kaldı bedeni. Onursuzluğun en çıplak haliyle bırakıp kaçan her erkeğin yüzünü eskittiği yerde, ilk teslimiyete giydirildi bir burka. Kadın ya da erkek oluşu farkeder mi? Böyle böyle karanlık damladı uykumuza, düşler kaçarken bölündü.
Zaten tedbirsiz bir sabaha pusu kurmuştu gece. Gözlerden ırak, katran gözyaşları kanırtıyordu toprağı. Sonra derin kuyuların yırtıcı karanlığı bulaştı gündoğumunun sevincine. Pusu, ihanetin gözleri olup çıktı, yırtılmış bir coğrafyanın ırzına geçildiğinin göstergesi olarak. Derken göçebe zamanlar hıçkırdı. Memesi kan damlıyordu kadınların. Kabileler bir bir çöl rüzgarlarına kapılıp savruluyordu. Daha da ötesi; yeni günahlar asıldı boynumuza, dilimizin kanadığı her yerde.
Kan taşları döküldü önümüze, dudakları mühürlü iklimler kanıyor. Kendi kimliklerine kapandıkça çöl, kaçarken uçurumlar diriliyor. Gümüşe kesen kurşunlar alevlendi bir çocuğun bakışlarının biçildiği yerde, dokunsan kederin esareti bulaşacak üzerine. Feryat figan etsen ne yazar? Şimdi beddualar eklenir çölün lanetine. Bubi tuzaklarından ölüm çukurları kazıldı. Bil bakalım kimin için?
Tılsım bu işte! Kovulursun yerinden yurdundan. Direnmezsen belleksizlik vurur mazini. Diline esaretin kırbacı iner ve ayetler kurulur ardı sıra. Böylece kimliğin kendi sınırının esaretini sürer. Sonra da alt alta eklenip durur kırılgan kelimelerin hıncı.
Zaman ve mekan, şimdi kaçışın dilini sorguluyor. 'Zaman' der ışık ve karanlık; 'kaçış' dersen mazi olur. 'Mekan' der varlık ve yokluk; kalmam dersen 'bitiş' olur. Hepsi de suya yazılmış! Toprak içer ve kavrulur. Ağaçların suya hasretliğini ödünç alan çocuklar, solan çiçekler gibi gün gün düşünce toprağa, toprak anaların çığlığını kusar. Aynalar çatlar 99 yerinden. Yüzünü verdiği insanların gölgesi sayıklar dışarda. Bir anda yön rüzgarları gecenin koynunda dirilir. Başlar düzlükte alevlenmiş kumulların fısıltısı.
Anlarsın ki karanfillerin uçurumlarda ses verdiği duyulunca, boz bulanık bir ıssızlık, dilde ağu damlıyor. Bak, kendi mazisini arayan topraklardan dökülür ırmaklar. Kahinlerin tapınaklara yüzünü verdiği zamanlardan.
Efsaneler diriliyor, kadim zamanlarda kalmış söylenceler başkaldırıyor. Anıtlar yakılıp küfür diye yeni mabedler kuruluyor. Gölgelerin kendi kirini toprağa buladığı yerde, günün uykusuz tedirginliğini kutsuyor gece.
Demek ki kaçışı yok! Köklerimiz tutup çekiyor kolumuzdan. Açılıyor önümüzde kadim zamanların kapısı. İlahi bir şarkının melodisi gibi, bize küskün bir dilde yazgımızı çağırıyor.
Söylenceler suya bırakıyor kelimelerini. Her vurgunun altına gömüldükçe tarihimiz, lekeli yılların boyunduruğunda köle sayıklıyor çocukluğumuz. Şimdi ruhumuzu bağlayan esaret urganı kopunca, hakikat açığa vurdu yüzünü: Ya ölüm, ya direniş! Artık ne ağlamak zamanıdır ne de kaçmak! Zaman yok, gün kısa ve ölüm yakın. Direnmekten başka hiç çıkar yol yok. Rüzgar kahramanlığın sırlarını fısıldıyor ölüm uykusunun baskın çıktığı gecede. Onuru kurtarmanın tek yolu vuruşmaksa, kaçmak neye yarar? Hesap sormak için tutuştun mu kavgaya, çıkar bir yol her zaman için vardır. Yeter ki kuracağın sözlüklere başkası kefen biçmesin.
Yaya duran bakışların güncesinde susuzluk saklıyken nereye bu kaçış? Bir de yanı başında seslerin unuttuğu adanmış bilmeceler dururken. Seni gölgeye çeken zaman, istese karanlığı da sürmez mi önüne?
Günün hakkını vermezsen, gecenin alçak kıyıcılığı örtecek üstünü. Şimdi zalim bir kinle sürüyor ölüm toprağı. Bugün zulmün laneti kırandır dillerde. Yarın sırası geldiğinde her yer ateşle yıkanacak. Bak, kadın ve çocuklar çıkınca, kapılar ardından açık kalıyor. Bekleyen kalmayacak geride. Gövdelerıni karanlığın içine gömercesine geceye yürüyorlar kimsesiz. Silüetleri bir ışık huzmesi gibi gittikçe uzaklaşıyor gözden. Yalnızlığı kendilerine dayanak kıldıkları bir an beliriyor ve sonra her şey siliniyor. Kaybolan bir mazinin ayak izlerinden yürüyorlar sanki. O zaman gördüklerini sil ve unut yüzünden. Karanlık artık aydınlığa gebe. Kaçmak zamanı değil. Gecede susku yırtıyor bakışları. Başucunda yazgımıza yön veren korkaklık ulumakta. Suyun karanlığa aktığı yerde, durmadan itaata ve yılgınlığa kurban verirken, kaçmak zamanı mı şimdi? Kaynağından taşmış hırçın bir çağlayanın taşlara çarpan öfkesiyle kavgaya karışmak zamanı. Henüz ne başlangıçtayız ne sonda. Kanlı bir arenada iyilikle kötülüğün kavgasında, savaşın tam ortasındayız. Tarih saplantılı bir hesaplaşmanın izlerini sürmüş gün yüzüne. Sonu nasıl gelir bilinmez.
Derken bir tılsım parladı gecenin yalnız uykusundan. Bekledi, güne vurdu yüzünü. Sessizliğin koynundan çağ dile geldi. Bakışların düğümlendiği, yaşamın elden kayıp düştüğü, dondurulmuş bir vahşetin kör ve sağır ettiği, tam umudun yitip tüm ışıkların sondüğü o anda, dağın sesinde yankılandı ateşin ve güneşin çocukları. Tarihin bilenmiş öfkesiyle yürüdüler üstüne düşmanın ve adanmış bir yürekle bedenlerini siper ettiler çöl rüzgarlarına karşı. Arkalarında anaların hayır duası vardı. Gözyaşı yoktu. Kimse kimsenin ardından ağlamadı. Anaların çocuklarına masal anlatmayı unuttuğu bir kurban seçilme zamanında, onlar ateşin etrafında kelebeklerın dansına tutuştular. Herdem ateşte sınandı yiğitlikleri ve böylece şövalyelik çağı açıldı önlerinde. Derwêşê Adulê dile geldi direnişin sesinde. Gök maviye kesti, kutsandı toprak kanın rengiyle. Fırtınalar duruldu, rüzgar yön değiştirdi. Genç, kadın ve erkekler bağdaş kurup tarihin sırrını vurdular açığa: Kaçış değil, gün birlik ve direnme günüydü. Tılsım çözüldü.
Ay vurmuş şarkını çöle, gecede yağmurun kokusu var. Rüzgar uğulduyor kumulların dilinden, sabaha dağın sesi var. Halen karanlık asılı durur beklentinin belirsizliğe sığındığı saatlerde. Düşlere doğan güneşin parıltısı var. O zaman gürlesin gök, yarılsın toprak! Başlasın halkların tufanı. Yetsin artık varlığı başlı başına gözdağı olan bu kudurgan mahluk ve Gayya kuyusunda layığını bulsun!
* Muhammed Talab Hilal, Al-Hasaka emniyet müdürü, teğmen. Kürtlerin jenosidini 1963'te Suriye hükümetine raporlaştırdı. Arap kuşağı bu gizli raporla 1973'te uygulandı ve Kürtler birçok yaşadıkları yerlerden göçertildi. Kalanların çoğu haklarını yitirdi.
*İzmir 1 No'lu Kapalı Cezaevi