Dipte kara ateşte sınansa da mecburiyet, unutulmuş, umarsızca kadere yazılır. Kayıp sözcükler dökülür dili lal kimsesizlikten; dinlesen ses veren olmaz. Bir kuyudan arta kalan yankı oluverir, yaşama dediğin. Ocağı kuruyan bir kadının gözlerini kurban verir geceye. Dökülür örselenmiş mazimizin günahları gibi orta yere. Irmaklar buğulanır kendi gölgesi içinde.

 Bir adam çıkagelir karanlığın gölgesinden. Yorgun zamanı kusar. Ellerindeki kömürün karası vurmuş yüzüne; ölümün gölgesi sanılır. Bir yürek yakarışı gibi durur kendi devrinde. Dökülür o vakit, örselenmiş mazimizin günahları... Pişmanlığın alevi parlar, itaate amade yalakalığın gelgitlerinde. 

Yüreğini dışarıda bırakıp kömüre bulanır kişi. Vurduğu her kazmada secdeye durur gölgesi. Hatıralar eskimiş görüntüleriyle dolar, yazgının kefenine. Gölgeler sayıklar, anılar parçalanır. Nefessiz kalır rüzgar, alır başını gider. 

Üç yüz bir canın ayak izleri karışır, kömür karasına. Zifiriye kesen saatler, gözleriyle yırtar solunan havayı. Bağırsan sesini duyan olmaz. Ölüm kokar; hava ölümle örter geceyi. Tuhaf, acılı bir can telaşıyla savrulur bedenler. Gider öylece göz göre göre karanlığın çukuruna düşer, genç bir kadının yüreği, sahipsiz bir çocuğun sevinci. Böyle zamanlarda soysuz bir iblistir yalnızlık, en olmazından kahpece vurur. Ardından sayıklasan neye yarar? Dökülen gözyaşı, kara yazgının duvarına çarpıp bölünür. Kim bilir bu acının aç bilaç bıraktığı öksüz akşamları...

Kendi gölgesine yaslanıp yürüyen bir adam... Cehennemden çıkıp gelmiş gibi... Bakışlarıyla dokuduğu kefendir, alıp üstünü örter. Soma ölümden saklar geride kalanları. Konuşulacak ne kaldı, susacak ne? İsyanın kızıl alevi suyun neresinde şakar; derinden, tanımsız, amansız bir uğultu gibi... 

Sedyede taş keşmiş kara bir beden! Kazmasını vurduğu yerde secdeye durmuştur gölgesi. Kömür karası vurmuş yüzünde mahzun bir resim durur. Ne Tevrat, ne İncil, ne Kuran; esaret ilmiğini boynuna geçirmiş bir çocuğun düşleri saklıdır onda. "Affet beni oğlum" derken, başka bir dünyadan seslenir gibidir. Kömürün gözyaşları gezinir tanımsız yüzlerde. Demem o ki, aç bir çocuğun bakışlarında alevlenir kara yazgının ürpertisi. Başlar iç yarılmalarla dolu ayrılığın kimsesiz kıldığı ölüm nöbeti. 

Akşamlar çağırıyor derinden. Ölüm korkusu, karaya çalmış. Kömür giydirilmiş cansız bedenlerin sessiz yürüyüşüdür bu. Öfke setinde ıssız bir bekleyiş anı çırpınır. Biat vurgunundan sancımaz mı insan? Ne bu ya; hep aynı sükunet çağrısı, hep aynı "provokasyonlara gelmeyin" lafazanlığı? 301 canı diri diri toprağa gömeceksin, sonra da provokasyon diyeceksin! Kim yer bunu? Zulmü soframıza katık ettikten sonra böyle demek kolay. Alçakça bir çıkarcılık, iğrenç bir hesapçılık değil de nedir? Bu zulüm karşısında yüreği bin parçaya bölünenlerin ruhundaki yarılmaları, eksilttikleri yaşamı, bir kader diye yazarlar önümüze. Ruhuna ağıt yakılanların dili olsa, "İlk kazmayı yüreği cehennem olana vurun" derlerdi. Ama neye yarar; bükülü dizler, el pençe divan... Oysa insan selinde bir kurşun ağırlığı var. Hem de yakıp kül edecek türden... Yine de bekleyişe alışkın kalabalığı tutsak eden sözcükler sığınak çeperi örmez mi? Vay ki ne vay! Öyle de olsa düşmanlıkların kini dökülür siyasetin perdelerine, sadece kendi yangınını sürer. 

Kayıp canlardan arta kalan kurumuş ırmak yatağıdır, başkalarının bedenini kaplar. Yürürüz böylece kendi gölgemizin izinde. Derviş tekkesinde ilahi sözcükler dokurcasına şimdi, son gün şarkısı diye herkes hüzün söyler. Ama böyle de olmaz ki! Her şey yerli yerinde dururken değişen ne? Beride er doğanlar, üç yüz bir naaşın hatırasına sille tokat girişir. "Beni okşadı" diyenlerin sözünde ölümden beter sefaletin izleri kalır. İtaat de kudurgandır, sefil hayatlarımızı serer gözler önüne. Alışırız, içselleştiririz, üzerine bir de turşusunu kurarız. Böyle böyle hüsranlarımıza pişmanlıklar eklenir. 

Söz düşer zamanın orta yerine, üstümüzü örten sabra kurşun gibi gelir. Korkakça ulur yüzümüze vuran sanrılar. Çocukluk zamanları hayıflanır karanlığın ahret dilinden. Sözcüklerin kıranına düşülen yerde umut yalana keser, düş uyuklar. O vakit kıranlar dökülür dilimizden, ölümün karası gezinir yol bulup geçtiğimiz yerlerden. Eskiyen dilimize dolanır, yüzümüzü eskitir. 

Tuhaf değil mi her ağıda kendi hançerimizi saplamamamız? Sonra da ağlarız, yakınırız, anlatırız. Anlattıkça çoğaltırız ihanetlerimizi. Vurduğumuz kendi ölümüzdür, o da bize yabancı. Kurtuluşu yok, ilk bırakıp kaçan kendi gölgesiyle vurulacak, yürekte tanımsız bir yara gibi çığlık çığlığa kalacak. Ta ki dilsiz hıçkırıkların hıncı karanlık suların dibine düşene dek!

* İzmir Kırıklar 1 No'lu F Tipi Cezaevi