Öyle günlerden geçiyoruz ki, hükümet sözcülerinin ağzından çıkan her iktidar kokulu laf, kurşun gibi gelip, adeta beynimizde, yüreğimizde delikler açarak geçiyor. Onların bu provokatif, ölü sevici açıklamaları halklarda şüphesiz kırılmalara, güvensizliğe ve beraberinde ruh bozukluğuna neden oluyor. Belki de siyasetin hiçbir bu kadar seviyesizce yerlerde sürüklenmesine tanık olmamıştık da ondan. Pespayelik diz boyu.
Şüphesiz siyasetin, siyasi ahlakın düzeysizliğine ilişkin yazılacak çok şey var ama, bugün ölen askerlere ilişkin devlet yetkililerin ağzından çıkan ve hiç kimsenin inanmadığı "vatan ya da Silistre" lafları insanı öfkelendiriyor ve onların anladığı dilde cevap vermek zorunda bırakıyor.
Erdoğan, ölen askerlere ilişkin bir konuşmasında, "İnanıyoruz ki şehadet makamına ulaşmış olan bu şehidi uğurluyoruz. Ne mutlu onun ailesine, ne mutlu onun tüm yakınlarına..." Yetmiyor, başka bir gün "Bu ülke şehit kanlarıyla sulandı, bundan sonra da şehit kanlarıyla sulanmaya devam edecek" derken, büyük oğluna çürük raporu aldırmış, küçük oğluna bedelli askerlik yaptırmış bir zatın bu söyledikleri ne kadar samimi ve inandırıcı olabilir? Ülkeyi insan kanıyla sulamak isteyen Erdoğan’a da biri çıkıp, "benim büyük oğlum çürük ama bu vatana feda olsun, diğer oğlum parayla askerlik yaptı ama olsun onu da feda ediyorum deyip gönderse ya!" demez mi?
Davutoğlu; "Vatan için, gelecek için evlatlarımızı da, kendimizi de feda etmeye hazırız. Bu fedakarlığı da dünya alem bilmelidir" derken, biri de çıkıp "Lafla peynir gemisi yürümüyor, alsın oğullarını, kendisiyle birlikte gitsin" demez mi?
Taner Yıldız: "Benim amacım; Allah nasip ederse şehit olmaktır. Bunu açıkça söylüyorum. Dinim, milletim, vatanım için" derken, yine biri çıkıp, "Madem o kadar şehit olmak istiyorsun, giy miğferini git, valla kimse de tutmaz seni." Demez mi?
Elbette der. Yok, öyle üç kuruşa beş köfte…
Bu açıklamalar belki 90’lı yıllarda tutuyordu ya da tutturuluyordu. Galeyana gelen bazı acılı anne ve babalar, "bir oğlum olsa, onu da bu vatana feda ederim" diyebiliyordu. "Vatan sağ olsun" diyerek sokağa salınan kendini kaybetmiş bir güruhta vardı şüphesiz ama bugün öyle değil.
Bugün asker aileleri tepkili, çocuklarının ölmesini doğal olarak istemiyorlar. Hükümet sözcüleri şehit edebiyatları yapacaklarına, ailelere kulak vermeliler. Ateş sadece düştüğü yeri yakmıyor, hükümetin yaktığı bu ateş tüm ülkeyi içine alıyor.
Ailelerin bu feryadına karşılık hükümet sözcüleri ne yapıyor? Aksine tepki gösteren ailelere, "yok bunlar PKK’li, yok paralelci, Alevi..." diyerek sırça saraylarında devam ediyorlar nutuklarına. Ne kadar aciz olduklarının farkında dahi olmadan...
Alevi askerlerin cem evinde olan cenazelerine katılmıyorlar. Madem öyle, Alevileri ne diye askere alıyorsunuz? Yetmiyor, asker cenazelerinde hükümete karşı söz söyleyenleri gözaltına alıp tutukluyorlar. O da yetmiyor, ölen askerin ailesi tepki gösterdiğinde o askeri şehit saymıyorlar. Yani kimin şehit olup olmadığına bile devlet karar veriyor.
Kimse evladını "şehit" olsun diye doğurup büyütmüyor.
Yoksul halkın çocuklarını ölüme sürükleyen kan emicilere karşı kimse oğlunu askere göndermemeli. Ben bir oğul anası değilim. Özellikle oğul analarına sesleniyorum; göndermeyin kınalı kuzularınızı askere. Çünkü hiçbir vatan gencecik bir insanın yaşamından daha kıymetli değil.
Ha çok gitmek isteyen varsa askere, Erdoğan albay rütbesiyle, Davutoğlu komutan, Taner Yıldız’da garnizoncu olarak gidebilir.
Büyük ihtimal badi badi (iyi arkadaş olan askerler, ranzada altı üstlü yatanlar için kullanılır) yatarak, içtimadan kaçarak, ha bire istirahat isteyerek, coni moni (askerlikte üst tertiplerin bunalınca kendilerini rahatlatmak için kullandıkları ifade) yaparak geçirirler.
Hoş, eğitim zayiatı olmazlarsa, büyük ihtimal hepsi de arazi olur.