
Aleviliğin iktidara yaklaşımını özetleyen çok anlamlı bir hikayedir: Genç yaşında Sivas’ı terk edip payitahta giden Hızır Paşa vali olarak geri dönmüştür. Görevine başladığında yaptığı ilk şey Pir Sultan Abdal’ı makamına çağırmak olur. Mükellef bir ziyafet hazırlamıştır. Pir Sultan davete olumlu karşılık verir, ama sofraya oturmayı reddeder. Bunu hakaret sayan Paşa nedenini sorar. Pir Sultan, “Senin sofrandaki her şey haramdır, benim itlerim bile bu sofradaki yemekleri yemez” diye cevap verir. Çok kızan Hızır Paşa getirttiği Pir Sultan’ın iki köpeğini sofranın başına götürür. Dediği gibi yapmaz da yemeği yerlerse Pir Sultan’ı ağır şekilde cezalandıracaktır. Fakat Pir Sultan’ın dediği gerçekleşir: Köpekler yemekleri koklar ve dokunmadan geri çekilirler.
Bu tür bir olayın gerçekte hiç yaşanmamış olması ihtimali onun değerini zerre kadar azaltmaz. Önemli olan bu hikaye ile halkın ne anlatmak istediğini doğru anlamak, eskilerin deyişiyle kıssadan hisse çıkarmaktır. İktidar emekçi halkın kanı, alın teri ve emeği üzerinde yükselen korkunç bir canavardır. Pir Sultan döneminde bu canavarın adı Osmanlı’ydı. Osmanlı ekende yok biçende yoktu, ama yiyende en öndeki ortaktı. Emekçi halkın içinden çıkan Hızır Paşa da bu hazır yiyiciler takımına katılmıştı. Bu yüzden sahip olduğu her şey haramdı. Hikaye işte bunu bize anlatır. Lanet ve haram iktidarla ilgilidir. Lanet başkasının ürettiklerini gasp etmek, haram ise bunlarla beslenmek demektir. Her ikisi de mazlumların değil zalimlerin eylemidir. İktidar sofrasına oturmak zalimlerin kan emiciliğine onay vermektir. Pir Sultan’ın köpekleri bile zalimlere bu onayı vermemiştir.
İktidarın özü asla değişmez. Dönemsel devlet olarak iktidarlar gelip gidebilir, ancak özleri hep aynı kalır. Türklük gerçeğinde iktidar eskiden Osmanlı Hanedanlığı ile temsil ediliyordu. Yakın tarihte CHP yönetiminde ifadesini buldu. Bugün ise Yeşil Türkçü AKP faşizmince icra edilmektedir. Birinin özde bir diğerinden farkı yoktur. Eskiden devlet karşısında toplum bugünkü kadar güçsüz değildi, dolayısıyla ahlaki değerlere bağlılık çok yüksekti. Pir Sultan Abdal bu soylu değerlerin ve bu değerlere bağlı toplumun iktidara karşı direnişinin öfkeli sesiydi. Saflarından Hızır Paşa gibi işbirlikçiler çıksa da, toplum bunları çok iyi tanıyor ve anında lanetliyordu. Toplum için devlet dışsal bir olguydu, kendisine yabancıydı. Ne yazık ki şimdi bunun tersi geçerlidir.
Pir Sultan Abdal, “Erenler yolunda kıyl u kal eden, yolun dikenidir yoldan sayılır” diyordu. ‘Erenler yolu’ denilen toplumsal ahlakın yolu bin yıllar boyunca egemenlerin ektiği dikenlerle doldu. İşbirlikçilik ve ihanet bu yolda yürüyenlerin ayağına batan en tehlikeli zehirli dikenler oldu. Bunlar Pir Sultan Abdal’ın itlerinden daha büyük bir düşkünlük gösterdiler. İktidarın gücü ve şatafatı kendilerini mıknatıs gibi çekti. İktidarın mükellef sofrasının kırıntılarından zıkkımlanmak pahasına topluma sırt çevirdiler. ‘Eline, beline, diline sahip ol’ düsturunu terk ettiler. Bununla da yetinmediler, iktidarın eli ve ayağı, bazen de dili oldular. İster Alevi ister Sünni olsun, Kürt toplumunda böylelerinin sayısı bir hayli fazladır ve şimdi de iş başındadırlar.
Bunlardan biri de dilini bir yılanın dili gibi kullanan Kemal Burkay’dır. Kuşkusuz bu adamı Hızır Paşa ile kıyaslamak abartı olur. Kendisi yeni Hızır paşa olmak istese bile öyle bir gücü yoktur. Ancak kendisine oynatılan rol aynı ihanet rolüdür: Sömürgeci iktidara karşı Pir Sultan Abdal geleneğini sürdüren Kürt Özgürlük Hareketi’ne saldırmak, küfür ve hakaretler yağdırmak!
Burkay küfür ve hakaretlerine eleştiri adını veriyor. AKP’nin kendisini kanal kanal gezdirip zehrini kusturmasını eleştiri sayıyor. Yüzüne tükürüldüğünde rahmet yağıyor diyen bazı yüzsüzler olur ya, Kürt Özgürlük Hareketi’nin de kendi küfürlerine onlar gibi yaklaşmasını istiyor. Yetmişini çoktan geçtiği için AKP’nin kendisine biçtiği sözüm ona akil adam rolünü ‘terörist’ silahlı Kürt Hareketine küfrederek yerine getiriyor.
Buna da ‘eleştiri’ adını veriyor. AKP’nin kendisini kanal kanal gezdirip zehrini kusturmasını ‘eleştiri’ sayıyor. Yetmişini çoktan geçtiği için güya akil adam sayılıyor ya, o da bu aklıevvelliğini böyle kullanıyor. Öncelikle hedef aldığı kimdir? Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan. Peki, Öcalan nerededir? İmralı Cehenneminde. Ne kadar zamandır bu cehennemde tutuluyor? Tam on üç yıl! Niçin bunca yıl kendisine ağır bir tecrit sistemi uygulandı? İradesini kırarak Kürt halkının kimliğini ve özgürlüğünü savunmaktan vazgeçirmek için. Öcalan bu politikaya boyun eğdi mi? Hayır. İmralı’daki direnişi kıramayan AKP uyguladığı hukuk dışı tecrit içinde tecridi yasal hale getirmek istiyor mu? Evet. Dünyanın herhangi bir ülkesinde zindanda tutulup üzerinde bu kadar ağır tecrit uygulanan başka bir lider örneği var mı? Hayır, yoktur. ABD, AB ve bölge gericiliği bu tecridi destekliyorlar mı? Evet. Peki, o zaman bir siyasetçi, bir ‘şair’, bir ‘Alevi Kürt’ olarak bu durumda Burkay’ın yaptığı şey nedir? Sadece eleştiri mi?
Burkay, onunla aynı nesepten gelenler ve kullanıcıları PKK’nin Burkay’ı ölümle tehdit ettiğini iddia ediyorlar. PKK ve KCK yöneticilerinin kınayıcı açıklamaları ve Burkay’a cevap vermeleri buna kanıt diye gösteriliyor. Bu en azından Burkay’ın hezeyanları kadar kuyruklu bir yalandır. Hiçbir PKK ve KCK yetkilisinin açıklamasında bu tür bir tehdit yoktur. Yine de “Burkay ölümle tehdit ediliyor” diyenler bu iddialarıyla bu aklıevvelin nasıl bir suç işlediğini ortaya koymuş oluyorlar. Kürt’ü Kürt’e karşı kullanmak, ihanete çekip kimliği ve özgürlüğü için mücadele eden Kürt’e saldırtmak, böylelikle suçlu haline getirip hedef yapmak, ardından ‘kör öldü badem gözlü oldu’ misali kendisine sahip çıkmak eskiden beri uygulanan bir sömürgeci devlet politikasıdır. PKK’nin bu politikaya alet olmayacağı açıktır, ancak Burkay’ın kusmuklarını temizlemekten vaçgeçmeyeceği de açıktır.
Burkay’ın her sözü ‘kıyl u kal’dır, boş laftır. Bayağı bir küfrün içi ne kadar doluysa Burkay’ın küfürlerinin içi de o kadar doludur. Kimliği ve özgürlüğü için mücadele eden Kürt’ün nezdinde bu adam çorba kasesinin içine düşmüş bir sinekten farksızdır. Küfürleri elbette sineğin yemeğin içine düşmesine benzer bir bulantı duygusu yaratıyor. Sineği tutup çorbanın dışına atmak yapılması gerekendir ve yapılan da budur. Burkay’ı ölümle tehdit etmek, kendisini ısırdığı için kızan adamın tabancasını çekip arkadaşının alnına konan sivrisineğe ateş etmesine benzer, bu kadar anlamsızdır. Kaldı ki yolun üzerindeki diken ne kadar yaşıyorsa Burkay da ancak o kadar yaşıyor, ancak o ölçüde diridir. Bir hainin yaşamı bir ölününkinden çok daha beterdir.
Önder Öcalan kendi halkına bağlıdır ve halkının da bu bağlılığa benzer bir bağlılıkla karşılık verdiği ortadadır. Kürt halkına bağlı olmak onun soykırıma uğratılan sorunlu haline bağlanmaktır. Yani bu halkın sorunlarına sahip çıkıp çözüm gücü olmayı başarmayan birinin halka bağlılık iddiasında bulunmasının hiçbir değeri yoktur. Önder Apo çözüm gücüdür ve Kürt halkı İmralı’yı çözümün adresi olarak gösterirken bu gerçeği doğrulamış oluyor. Özgür olmak ve özgürce yaşamak işte budur.
Bu açıdan dışarıda olup da Burkay gibi özgür olduğunu sanan her Kürt’ün yaşamı daha onur kırıcı bir tutsaklık demektir. Önder Öcalan’ın dediği gibi, insan yaşamı ancak özgür olduğunda anlam taşıdığına göre, özgürlüksüz nerede yaşanırsa yaşansın, orası her zaman karanlık bir zindandır. Kürtsen ve sosyalistsen, kapitalizmin, liberalizmin ve çarpık bir dinsel fanatizmin buyruğunda değilsen, ahlaki ve etik bir yaşam için savaşım dışında, dışarıda yapacak bir işin ve yaşanacak bir dünyan yoktur. Ahlaklı her Kürt insanının gerçeğin bu olduğunu bilerek hareket etmesi kaçınılmazdır.