Dolayısıyla Covid-19 virüsü,  genetiği insan eliyle değiştirilmiş bir virüs değil. Kesinlikle bu komplo teorilerini reddediyorum.  Kesinlikle bir biyolojik silah değil. Doğal olarak evrimini geçirmiş, mutasyona uğramış, insanlara geçmiş, insandan da insana geçiş yapabilen bir virüs. Bu nedenle de çok fazla yayılmış bir virüs.

BARIŞ BALSEÇER

Çin’in Hubei bölgesinin başkenti Vuhan’da 1 Aralık 2019 tarihinde ortaya çıkan Covid-19 salgını şu ana kadar yaklaşık 200 ülkeye yayılmış durumda. Dünya Sağlık Örgütü’nün pandemi olarak duyurduğu virüsün yayılmasını önlemek için ise birçok yerde ülke genelinde sokağa çıkma yasakları uygulanıyor. Milyarlarca insan evlerine kapanmış ve bir tedavinin geliştirilmesini bekliyor.

Covid-19 virüsünün genom yapısı, virüsün mutasyon süreci, hızlıca yayılmasının temel nedenleri, tedaviye dönük yapılan aşı çalışmaları, ülkelerin günlük olarak duyurduğu test, vaka ve ölüm oranlarının ne anlama geldiği, ülkelerin aldıkları tebdirlerin pandemiyi engellemede yeterli olup-olmadığını Almanya Nörodejeneratif Hastalıklar Merkezi’nde çalışmalarını sürdüren genetik uzmanı Doçent Doktor Çağhan Kızıl’a sorduk.

Koronavirüs nedir? Bu virüslerin genom yapısını anlatır mısınız? Bu virüsler hücreyi nasıl ele geçiriyor?

Koronavirüsler çok eski bir virüs ailesi. Bu virüsler genetik materyal olarak RNA (Ribo Nükleik Asit) adlı bir yapıyı barındırıyorlar. Dolayısıyla kendilerini hızlı bir şekilde çoğaltabilme özelliğine sahipler. Nereden başladıklarının evrimsel olarak çok temeli bilinmiyor. Fakat yapılan çalışmalarla 55 milyon yıl öncesine kadar Koronavirüs ailesinin ortak atasına ulaşılabileceği tahmin ediliyor. Dolayısıyla memelilerle (yarasalar da memeli sınıfa dahil)  beraber ortak bir evrim geçirdiklerine dair hipotezler bulunuyor.

Koronavirüs ailesinin genom yapısına bakılacak olursa, virüsler içerisinde büyük bir genoma sahipler. Nükleotid veya baz denilen, 29 kilobazlı bir yapısı var. Bunun içinde çeşitli genler bulunuyor. Virüs özellikle yakın temas sonucunda epidemik salgınlar oluşturabilmektedir.

Tüm koronavirüslerin genel yapısını oluşturan temel proteinler vardır. Virüsün hücreye girmek için kullandığı protein, S (Spike) olarak adlandırılır. Hücreye girdikten sonra kendisini çoğaltması için kullandığı “replikasyon ve transkriptaz kompleksi” denen RTCE olarak adlandırılan bir gen bütünü var. Ayrıca zar lipitlerinin oluşmasında rol alan “membran” olarak adlandırdığımız başka bir protein bulunuyor. Nükleokapsid dediğimiz “N” proteini ve envelope (E) denilen zarfsı yapıyı yapan protein de virüsü oluşturan yapısal proteinlerdir. Onun dışında yapısal birkaç tane daha küçük protein, bu virüs ailesinin genomunu oluşturuyor.

Bu genomun en temel rolü, (özellikle SARS) kendini çoğaltmak ve yapısını tekrar oluşturabilmektir. Çünkü virüs, hücre içerisine bir bütün olarak girmiyor. Hücrenin içerisine sadece genetik materyalini aktarıyor. Ve bu genetik materyal, hücrenin kendi mekanizmalarını çalarak kendisini çoğaltıyor. Temel sıkıntı da buradan kaynaklanıyor.

Koronavirüs bir anda ortaya çıkmadı elbette. Çok eskiden beri bu virüslerin var olduklarını ve özellikle de kuşları ve memelileri etkilediklerini biliyoruz. Şu ana kadar, başka organizmalarda bu virüsün varlığına rastlanmamıştır.

Hastalığın yayılma ve ölümle sonuçlanmasının yaş gruplarıyla bir bağı var mı? Ölüm riskini arttıran faktörler nelerdir?

Ölüm riskini en fazla arttıran, bağışıklık sistemine bağlı olduğu düşünülen –çok kesin olmasa da- yaş faktörüdür. Rakamlar da bu şekilde geliyor. Geriatriye doğru gittikçe (nüfus yaşlandıkça) ölüm oranları artıyor. Bunun dışında yaştan bağımsız olarak, farklı kronik hastalıkların varlığı da ölüm oranını arttırıyor. Örneğin kanser, solunum yolu rahatsızlıkları, böbrek yetmezliği, diyabet gibi...

Fakat şunun altını çizelim. Bu bir yaşlı nüfus hastalığı değil sadece. Bu hastalık her yaş grubunda görülen bir hastalıktır. Belki belli bir yaşa kadar olan hastalar hayatlarını kaybetmiyor ama, gençlerde de ölüm oranı oldukça yüksek düzeyde. En fazla enfekte olanlar gençlerdir. Bu oran yüzde 70 düzeyinde. Fakat ölüm oranlarına baktığımızda eşitsiz bir doğru olduğunu gözlüyoruz. Daha çok yaşlıların hayatlarını kaybettiği bu verilerden görülebilir. Dünya genelinde tespit edilen vakaların - yoğun bakıma alınma verilerine bakıldığında, yüzde 12’si genç nüfus yani 65 yaş altı.

Covid-19 virüsünün şu ana kadar görülen diğer virüslerden farkı nedir? Hızlıca pandemiye dönüşmesinin sebepleri nedir?

Birçok virüs biliyoruz. Covid-19, Koronavirüs ailesinin insanları enfekte eden yedinci virüsü. Örneğin; nezleye yol açan virüsler, SARS ve MERS’e yol açan virüsler de Koronavirüslerdir. Bu virüslerin alfa ve beta olarak yapı farklılıkları var. Bu virüs beta Koronavirüs dediğimiz aileden ve yapı olarak SARS virüsünden çok da farklı değil.

Diğer virüslerden farkı, S (Spike) olarak adlandırdığımız proteinin yapısı içinde birkaç aminoasitin bulunmamasıdır. Hücre üzerinde bulunan ACE/2 dediğimiz proteine, biraz daha farklı bir şekilde bağlanabildiğine dair yorum ve de hipotezler var. Fakat SARS ile karşılaştırıldığında daha az öldürücü.

Bu ne anlama geliyor?

Hastalığın süresi 2-3 haftaya, semptomların ortaya çıkması 7 güne kadar uzayabiliyor. Kuluçka dönemi ve asemptomatik (virüsü taşıyıp, hastalık ile ilgili belirtiler göstermeme) aşama daha uzun süreyi kapsadığından, daha fazla yayılma gösteriyor. Seyahat ve insanların toplumsal iletişimi bu nedenle kısıtlandı. Bütün bu önlemler, bu yayılmayı önlemek içindi. Yani bu virüsün alametifarikası, aslında daha zayıf bir virüs olmasıdır.

Virüs hangi ortamlarda yoğun olarak bulunuyor? Havada veya yüzeyde ne kadar süre kalıyor?

Virüs havada ve yüzeyde kalabilir ama bunun kesin bir bilgisi yok. Yapılan bir çalışma var ama o da metodolojik olarak, “normal yayılımı” modellemiyor. “Yüzeyde kalma süresi saatlerle, bir iki gün arasında değişiyor” diyen yayınlar da var.  Dolayısıyla her yüzeyde olduğunu düşünüp, dışarıda bu yüzeylere temas etmişsek; elimizi ağzımıza, yüzümüze götürmememiz, gözlerimizi ovuşturmamamız  gerekiyor. Eğer bir insanla temasımız yoksa, bunlara dikkat etmişsek, virüsü de bedenimize almamış oluruz. Yüzeylerden bulaşıma “pasif bulaşma” diyoruz. Bu pasif bulaşımı, bunlara dikkat edersek önleyebiliriz. Ellerimizde virüsün olması, pasif bulaşımdan enfekte olacağımız anlamına gelmiyor. Ellerimizi sabunla yıkarsak ve hijyen koşullarına uyarsak, bu virüsü yüzeylerden kapmamış oluruz. Fakat bir insanın hapşurmasına, yani vücut sıvılarına –damlacık şekilde bulaşma-  direkt maruz kalırsak, bu tamamen aktif bir enfeksiyonu yaratıyor.

Birçok insan tarafından virüsün laboratuvarda üretildiği hatta biyolojik bir silah olduğuna dair birçok komplo teorisi üretildi. Bunlara dair ne söylemek istersiniz?

Virüsün laboratuvar ortamında üretildiğine dair şu ana kadar herhangi bir kanıt bulunmuyor. Genom sekansına baktığımızda, önceki virüslerle karşılaştırdığımızda, mutasyon analizlerine, daha önce bilinen virüslere, yarasa ve pangolilerdeki (pullu memeliler) SARS, koronavirüslerinin yapısına  baktığımızda  yaklaşık yüzde 98’lik düzeyde benzerlikler bulunuyor. Dolayısıyla Covid-19 virüsü,  genetiği insan eliyle değiştirilmiş bir virüs değil. Kesinlikle bu komplo teorilerini reddediyorum.  Kesinlikle bir biyolojik silah değil. Doğal olarak evrimini geçirmiş, mutasyona uğramış, insanlara geçmiş, insandan da insana geçiş yapabilen bir virüs. Bu nedenle de çok fazla yayılmış bir virüs.

Şu anda birçok ülke ilaç çalışmalarını duyurdu. Hatta Fransa Sağlık Bakanının açıklaması sonrasında, durumu ağırlaşan hastalar üzerinde klorikin kullanılmaya başlandı. Deneysel aşamadaki bir ilacın tedavilerde kullanılması veya çözüm olarak sunulması ne kadar doğru?

Birçok ilaç çalışması var. Şu anda direkt SARS  için yapılan çalışmalar erken, bilimsel ve deneysel aşamada. İnsan üzerinde klinik çalışmaların yapılmadığı bir aşamadayız. Klinik çalışmalardaki ilaçların çoğu ise repurposing dediğimiz başka hastalıklar için geliştirilmiş, başka mekanizmaları olan, patelojideki benzerlikler nedeniyle denenmeye çalışılıyor.

Çünkü deniliyor ki bazı virüslerin “replikasyon mekanizmaları” (kendini çoğaltma mekanizmaları) benzer olabilir. Bu repurposing dediğimiz ilaçların çoğunluğu, bu türden ilaçlardır (Fransa’da denenmeye çalışılan hidroksiklorokin (HCQ) vb). Mesela hidroksiklorokin sıtma üzerinde çalışılmış, sonra zatürre (pnömoni) üzerinde de etkisi olduğu görülmüştür.

Bu noktada şöyle bir ayrım yapmalıyız: Belki bu ilaç başka kombinasyonlarla uygulandığında tedavi edebilir. Fakat şu anda, “bu ilaç çalışıyor ve tedavi ediyor” diyemiyoruz. Hem bilim etiği hem de yasal düzenlemeler bunu engelliyor. Çünkü bu ilaç en üst mercilerce, insanlarda Covid-19 hastalığının tedavisi için onaylanmadı.

İlacın onay süresi başka gereksinimlere sahip. Bunlardan bir tanesi ilacın geniş kitlelerde -hasta ve sağlıklı bireylerde- test edilmesidir. Bunun da belli metodları var. Bu metodlardan birisi, hastaya verilen ilacı doktorun ve hastanın bilmemesidir. Bu yönteme “double bladed rende maise” deniliyor.  Bu ilacı sadece, sahada olmayan başka birileri bilir. İkinci metod ise bir hastanede hastalar ve sadece deney grubu karışık olur. Hasta ve denek bilinmeden aynı deney yapılır.

En istatistiksel ve bilinçli yapılan deneyler bunlar ve şu ana kadar bu deneyler yapılmadı. Şu an yapılmasını da bekleyemeyiz. Çünkü, acil bir durum söz konusu. Şöyle örneklendireyim. Birilerinden kaçıyorsunuz ve bir köprü üzerine gelmişsiniz. Etrafınız sarılmış vaziyette. Aşağıda ise akan bir nehir var. Tek yolunuz var, o da nehre atlamak. Şu anda böyle bir durum sözkonusu. Tıp ve bilim dünyası için durum tam da bu. O nehire atlıyoruz.

Yani pozitif sonuçlar var ama hala bu çalışmalar tam olarak onaylanmış değil. Altını çizmekte yarar görüyorum, kimse bu ilacı kesinlikle kendi başına almamalı. Hatta kimse kendi başına hiçbir ilacı almamalı. Çünkü bu ilaç inanılmaz yan etkilere sahip. Doz aşımının insanları öldürdüğü biliniyor. Amerika’da bir (1), Nijerya’da üç (3) kişinin öldüğü biliniyor. Ayrıca daha önce de başka ölüm bildirimleri var. Yani bu ilaç oldukça toksik (zehirli). Şu an çözüme dair ise net olarak bir şey söylemek ise mümkün değil. Aşı çalışmaları uzun sürecek. Diğer ilaç çalışmaları belki daha az tepki ve de sonuç verebilir.

Önümüzdeki günlerde bunu göreceğiz. Önemli olan bu hastalığı birbirimize yaymadan ve kontrollü şekilde sürece yaymak, çok fazla hasta sayısına ulaşmamaktır. Zaten dünya üzerindeki hiçbir ülkenin sağlık sistemi bu durumu kaldıracak durumda değil.

Bu ilaçlar pandemiyi önlemede yeterli olacak mı? Veya sorumu genişleteyim, pandemi nasıl bitebilir?

Bunu satranç gibi düşünebiliriz. İlk aşamada virüsün hücreye girmesini önlemek için çalışmalar yapıldı. Yani seyahatlerin kısıtlanması bu amaçla yapıldı. Bu bir aşamaya kadar başarılı oldu. Ama şu anda 200’e yakın ülkeye yayılmış durumda. Yani seyahatlerin kısıtlanması hastalığın yayılmasını engellemede başarılı olmadı.

İkinci aşama; ülkeler içindeki yayılımı önlemek ve projeksiyonu belirlemek oldu. Bunun için bazı ülkelerde izolasyon uygulandı.  Bazı ülkelerde ise bu yeterli şekilde yapılamadı.

Üçüncü aşama ise; bu projeksiyonlara bağlı sağlık sistemlerini dengelemek, gelecek hastayı tedavi edebilecek ve de karşılayacak kapasiteyi belirlemenin yanıtlarını aramak oldu.

Dördüncü aşama ise; üçüncü aşamayla beraber devam eden ilaç, aşı, herhangi bir şekilde farmakolojik etkenleri bulmak, araştırmak oldu. Bu şekilde devam ediyor.

Bunların hepsi en etkili şekilde yapılabilinirse pandemi bir şekilde azalacaktır. Fakat bunun çok yakın zamanda sonlanacağını düşünmemek gerekiyor. Hemen hemen dünyanın her yanına yayılan virüs, artık insanlığın ortak sorununa dönüştü. Epidemiyologlar hastalığın, sezonsal bir döneme geçerek bazı dönemlerde azalma, bazı dönemlerde yükselişler gösterebileceğini belirtiyorlar. Ama uzun bir süreç olacağını söyleyebiliriz.

Ayrıca pandemi kendiliğinden de azalabilir. Maalesef birçok insanı kaybedeceğiz. Dünya nüfusunun yüzde 2’si bile hayatını kaybederse, korkunç bir faleketle karşılaşacağız demektir. İyileşen insanlar da var tabiki. Bağışıklık sisteminin bir nevi defans mekanizması olan antikorlar var. Bu insanlar bağışıklık kazanarak, iyileştiler. İnsan nüfusunun çoğunluğu bu bağışıklığı kazanırsa, kendiliğinden de azalabilir. Fakat, bu yine de çok kısa sürede olmayacaktır.

Pandemiyi önlemede yapılması gerekenler nelerdir? İzolasyon virüsün yayılmasını önlemede etkili olacak mı?

Ülkeler kapatma önlemlerini ne kadar erken alırlarsa o kadar etkili oluyorlar. Bu önlemler öngörülerek yapılacak şeylerdir. Çünkü şöyle düşünmemiz lazım. Bu anında kesebileceğiniz bir salgın değil. Bugün bir müdahale yapıldığında, etkileri ancak iki-üç hafta sonra görülebiliyor. Dolayısıyla salgın “pik noktasına” ulaştığında yapılacak herhangi bir etkinin sonucu, ancak 2-3 hafta sonra görülebilir. Bu 2-3 haftada bu şiddetli durum devam eder.

İtalya örneğinde bunu görüyoruz. Ülke kapatıldı, sokağa çıkma yasağı ilan ettiler, testleri yapıyorlar, sağlık sistemleri ile olabildiğince savaşmaya çalışıyorlar. Ama her gün çok kötü haberler alıyoruz İtalya’dan. Dolayısıyla bu anında etkisini gösteren bir mekanizma değil. Erken müdahale çok önemli. Erken müdahele yapan ülkeler Güney Kore, olabildiğince Çin, Singapur, Danimarka oldu. Almanya, ülkeyi tamamen kapatmasalar bile –ki birçok yerde sokağa çıkma yasağı var- erken test yapıp enfekte insanları bulmaya çalışarak, Güney Kore örneğini uyguluyor. Bu da başarılı şekilde ilerliyor. Vaka sayısı artsada, ölüm oranları yüzde 0.4 gibi düşük bir oranda  gözüküyor.

Burada başka dinamiklerde var. Bu dinamikler yalnızca sokağa çıkma yasağı değil, onun yanında sağlık sistemini güçlendirmek ve çok yaygın test yapmaktır. Şu anda bizim söylediğimiz –herkesin de söylediği- aslında bu. Yani teknik ve de bilimsel olarak önerilenler bunlardır.

Bu birinci defans mekanizması. Tabi bunun bir sonraki aşaması da var. Yani savunma hattınızı burada kuruyorsunuz ama virüs bunu da geçecek. Önemli olan virüs bu savunma hattını geçtiğinde, ne kadar hazırlıklı olduğumuzdur. İdare edilebilir, sürdürülebilir bir hastalık savaşı yürütmek gerekiyor. Göreceğiz zaten. Bazı ülkeler başarsız oldu, olacak. Bazıları ise bu krizden başarılı şekilde çıkacak. Bu değerlendirmeyi birkaç ay içerisinde daha rahat yapıyor olacağız.

Medyada bazı uzmanlardan "asemptomatik kişilerin enfeksiyon yapacağına dair veri yok" cümlesini duyuyoruz. Bu doğru mu?

Bu doğru değil. Çünkü birçok bilimsel yayında, modellemede, dünyanın en prestijli bilim dergilerinde söylenen şu: “Bu virüs birçok insanı enfekte ediyor ve bu insanların şu anda bilemediğimiz bir yüzdesi semptom göstermiyor.” Yani bu kişiler hasta oluyorlar ama hasta olduklarının farkında değiller. Çok hafif boğaz ağrısı ya da biraz kırgınlıkla bunu geçiriyorlar. Test yapma ihtiyacı da duymuyor olabilirler.  Ama bu insanlar virüsü yayma kapasitesine sahipler. Yani hasta insanlar gibi bu virüsü inanılmaz bir derecede yayabiliyorlar. Lancet ve The New England Journal of Medicine’daki bir çalışmada asemptomatik insanların da, semptomatik insanlar kadar virüs yüküne sahip oldukları açıklandı. Fakat hasta değiller.

İşte bu insanları bulmak çok önemli. Mesela Güney Kore bunu yaptı. Almanya bunu yapmaya çalışıyor. Çünkü enfekte bir insan görüldüğünde ve hasta olduğu biliniyorsa, hemen etrafında kimlerin olduğu belirleniyor ve o insanlara hemen ulaşılıyor. Test yapılıyor. O insanların bir kısmının da test sonucunun pozitif çıktığı biliniyor.

Dolayısıyla asemptomatik insanların virüsü yayamayacağına dair bir bilgi, tamamen yanlıştır. Virüsün yayılmasını aslında bu insanlar sağlıyor. Bu insanlar çoğunlukla genç nüfus. Genç nüfusun toplum içindeki dolaşımının engellenmesi, bu anlamda virüsün yayılmasının da önüne geçecektir. Yoksa çok kısa bir süre içerisinde, nüfusun büyük bir kısmı bu virüse maruz kalacaktır.

Belki uzun vadede dünya nüfusunun çoğu bu virüse maruz kalacaktır. Çünkü grip (influenza) hemen hemen her insanın geçirdiği bir hastalık. Dolayısıyla bu virüs hepimize bir süre sonra bulaşacaktır. Herkese bir defada bulaşmasıyla, yavaş yavaş bulaşması arasında büyük farklar var. Bu nedenle şu andaki sıkıntımız bu yüksek hasta sayısını azaltmaktır. Zaman içerisinde bir tedavi bulunursa tabiki bu sorunun önüne geçmek de kolaylaşacaktır.

Bütün bu bilimsel gerçekliğe bakıldığında, “asemptomatik kişilerin enfeksiyon yapacağına dair veri yok” açıklamaları tamamen yanlıştır. Bilim camiası bunun böyle olmadığını açıklayan verilerle dolu. Bunu dile getiren insanların literatüre daha sık bakması gerekiyor.

Türkiye’deki test sayısı, vaka ve ölüm sayılarını diğer ülkelerle kıyaslarsak ne gibi bir tablo ile karşı karşıyayız? Hangi ülkeler hastalığın yayılması ve ya kontrol altına alınmasında etkili önlemler aldı ve de virüsün yayılmamasında ne kadar etkili oldular?

Test sayısına bakıldığında yukarıda da belirttiğim gibi Güney Kore ve Çin çok fazla test sayısına ulaştı. Almanya hala virüsle savaşıyor. İyi yolda gittiğini görebiliyoruz. Fakat zaman ne getirir bilemeyiz. Güney Kore ve Çin gerçekten test ve karantina yöntemlerini doğru şekilde uygulayarak, virüsün yayılmasını durdurdu. Şu anda Çin’den günlük gelen vaka sayısı 30-40 kişi civarında. Oysa Avrupa’ya bakıldığında günde binlerce vaka sayısına ulaşılıyor.

Türkiye’deki test sayısı şu anda toplamda 27 bin civarında. (Haber hazırlandığı sırada Sağlık Bakanlığı 26.03.2020 günü yapılan test sayısının 7.286 olduğunu açıkladı). İki haftaya böldüğümüzde test sayısının haftada 13 bin, günlük test sayısının ortalama 2 bin düzeyinde olduğu görülüyor. Bu elbette yeterli bir sayı değil. New York eyaleti günde 16 bin test yapıyor. Fakat yine de New York eyaletinde 35 binden fazla vaka var ve bu sayı giderek artıyor. Dolayısıyla ne kadar çok test yapsanız da, belli bir aşamadan sonra artık o enfeksiyonu önleyemezsiniz.

Almanya’da ise bakanlığın açıklamasına göre haftada 160 bin test yapma kapasiteleri var. (Haber hazırlandığı sırada Almanya’da haftalık 500 bin test yapıldığı açıklandı.) Ki Türkiye’ye baktığımızda vaka sayısında artış görüyoruz. Yapılan açıklamalarda da virüsün ülke satında her tarafta yayıldığına dair emareler var. Hiçbir şekilde Türkiye’de yapılan testlerin yeterli olduğunu söyleyemeyiz. Bunun kabul edilir bir yanı yoktur.

Şunu belirtelim. Herkese test yapılması mümkün değil. Kısa bir süre içinde 80 milyon nüfusa test yapılması kolay bir durum değil. Fakat belli örneklemler ve de mekansal artışa bağlı olarak yapılan projeksiyonlarla, hangi bölgelerde daha çok test yapılması gerektiği belirlenebilir. Dolayısıyla Türkiye’nin bu vaka yerlerini, şeffaf bir şekilde açıklaması önemlidir. Resmi açıklamalara baktığımızda vaka sayısı henüz düşük seviyelerde. Bu da Türkiye’nin ya işin başında olduğuna ya da yeterince tanı konulamadığına işaret edebilir.

Hastalığın başlangıcında genelde vaka sayılarının ikiye katlanması endeksine (doubling time) bakılır. Çin’de bu sayıya 4-4,5’inci günlerde ulaşıldı. Almanya ve İtalya’da 3’üncü gün civarıydı. Bazı ülkelerde ise 2’inci günde vaka sayıları ikiye katlandı. Ama Türkiye’de ise 2’inci günün de altında, 1,3-1,5 günde vaka sayısı ikiye katlandı. Bu ivmeyeyi göz önüne almasak bile eksik rakamlar, düşük test oranları bile bize, Türkiye’de hızlı bir enfeksiyon yayılımının olduğunu gösteriyor. Bu da halk sağlığı için oldukça tehlikelidir. Tabiki evlerimizde kalmalıyız. Fakat sadece sözde değil, evlerde kalma teşvik edilmeli. Yapısal uygulamalarla da bu ortaya konmalıdır.

Önleyici tedbirler anlamında yapılması ve de yapılmaması gerekenler nelerdir?

Kısaca özetlersek yapılması gerekenler; çok yaygın test, bu sürece olabildiğince üniversitelerin, bilim insanlarının, bu konuda yetkin insanların dahil edilmesi, test kapasitesinin arttırılması. Türkiye’de Moleküler Biyoloji Derneği haftada “50 bin test” yapabileceklerini açıkladı. Galiba gönüllüler de bu işe başlıyorlar. Bakanlık da bu yönlü adımlar atıyor. Bunlar olumludur.

Ama test sayısında 50 binin çok üstüne çıkmak gerekiyor. Alınan testler, Türkiye’nin kapasitesi vesaire, farklı rakamlar ortada dolaşıyor. Fakat bunu maksimize etmek gerekiyor. Aklın yolu bir. Onun dışında karantina önlemlerinin çok etkin yapılması gerekiyor. Yani hasta olduğu tahmin edilen ya da hasta olabileceği düşünülen herkesin toplumdan izole edilmesi gerekiyor. Kişilerin kendilerinin bilinçli olması gerekiyor. Teknik olarak kişi her şeyi gerçekleştirmeyebilir fakat kişilerin de bilinçli olup, bu süreci olabildiğince bilinçli yürütmeleri gerekiyor.

İnsanlar sadece kendi istekleriyle evde kalamazlar.  Eğer çalışansanız, emekçiyseniz işe gitmeniz gerekecektir. Gitmezseniz işten atılma riski var ve bunu göze alamazsınız. İşe gidilirse de virüs kapabilir ve eve getirebilirsiniz. Dolayısıyla temas ettiğiniz, birlikte yaşadığınız insanlara bulaştırabilirsiniz. Bunun önlenmesi gerekiyor. İkinci olarak eğer ki evde kalıp kalmama kişinin tercihi ise, kesinlikle evde kalınması gerekiyor. Bu ikisini iyi bir şekilde dengeleyip, ilk aşamada ilk savunma olarak, virüsün yayılımını önlemek gerekiyor.

Bundan sonra da başka metodlar, başka savunma mekanizmaları ve  mücadele biçimleri var. Bunlarda zamanı geldiğinde konuşulacaktır. Fakat şu anda yapılması gerekenler karantina, evden çıkmamak ve yaygın tanı. Maalesef şu anda önerilebilecek çok şey yok. Bunu yapanlar veya yapmayanlar olarak zaten başarılı-başarısız ayrımını zamanla yapabileceğimizi düşünüyorum.