6-7 Ekim tarihlerinde, Kürdistan halkı Kobanê'ye sahip çıkmak ve bir soykırımı engellemek için sokaklara döküldü. Sadece Kürdistan halkı değil, dünyanın her köşesinde Kürtler ve tüm halklar ayağa kalktı, Kobanê direnişine destek oldu. Hükümetin sorumluluktan-hesap vermekten kaçarak HDP'yi suçlaması, süreci sona erdirmekle tehdit etmesi de geldi geçti. Anlaşılıyor ki çözüm süreci devam edecektir. Çünkü, taraflar buna "Mecbur ve mahkum" değildir ama tarafların ve halkların lehine olan tek yol da budur. Zaten çözüm sürecinin gündeme gelmesinin maddi temeli de budur.
Çözüm sürecinin ilerlemesi ve kalıcı bir çözüme ulaşılması için en baştan şunlar görülmelidir:
Birincisi; çözüm dili oluşturulmalı ve kullanılmalıdır. AKP Hükümeti ve devlet "Terör, güvenlik, kamu düzeni, bölücülük vb." savaş dilini artık bırakmalıdır. Birlikte çözüm bulunacaksa tarafların eşitliği kabul edilmeli, selleştirilmelidir. AKP, devlet ve emirlerindeki medya hep "Kürtler daha ne istiyor, şunu vermedik mi, bunu yapmadık mı?" diye yaklaşıyor. Sanki "Çözüm süreci" tek yanlı olarak Kürtlere hak etmedikleri imtiyazlar bahşetme gibi sunuluyor. Buna karşı Türklerde tepki oluştuğu ve çözüm sürecine karşı olan Türklerin süreci bozabileceği iddia ediliyor. Bu algı operasyonuyla süreç hep pamuk ipliğine bağlanıyor.
İkincisi; Kürtler başka halkların zararına imtiyazlar istemiyor. Halk olarak temel insan haklarını istiyor. Bunların pazarlığı bile yapılamaz. Bunların pazarlığını yapmak utanç vericidir. Çözüm süreci ve hedefi sadece Kürtlerin lehine, Türklerin ve diğer halkların aleyhine bir süreç değildir. En az Kürtler kadar Türklerin ve diğer halkların lehinedir. En az Müslüman-Sünni emekçiler kadar, Alevilerin, Hıristiyan, Musevi, diğer inançlardan halkların ve inanmayanların da lehinedir. Ne var ki, bilinçli çözüm karşıtları bunu çarpıtmaktadır. Sanki Kürtler özgürleşirse Türklerin ve diğer halkların kaybedeceği algısı oluşturulmakta, bu halklar çözüme karşı kışkırtılmaktadır. Bazı sol ve demokratik güçler bile bu oyuna gelmektedir. Oysa görevleri halka bu gerçekleri anlatmak olmalıdır.
Üçüncüsü; çözüm deyince bütün Kürdistan'ı ve Kürtleri düşünmek gerekiyor. Kürtler Şengal'de soykırıma uğrarken ya da 62 gündür insanüstü bir kahramanlıkla direnen Kobanê'de, Efrîn'de soykırım tehdidi altındayken, Kuzey'de çözüm olmaz. Kürtleri ve PKK'yi kendi içinde ayrıştırıp çatıştırarak bastırma hayalleri terk edilmelidir.
Dördüncüsü; Sayın Öcalan'ın durumudur. Sürecin baş müzakerecisi Öcalan ise onun yaşama ve çalışma şartlarının hızla iyileştirilmesi gerekir. AKP ve devlet ise daha "Bir de villa mı verelim?" gibi seviyesiz-saygısız yaklaşımlar sergiliyor. Öcalan'ın örgütüyle, halkıyla, istediği her kişi ve çevreyle sınırsız temas olanağı olmadan verimli bir çalışma yürütmesi mümkün değildir. Bu da süreci sıkıntıya sokmaktadır.
Hep Bask, IRA, G. Afrika, Sri Lanka vd. modeller dile dolanıp gerçek sorunların tartışılması engelleniyor. Şüphesiz her deneyden ders alınmalıdır. Ama yapılması gereken bugünün şartlarında Kürdistan modelini yaratmaktır. Bölge ve dünya da bu modeli örnek alacaktır.
Bir de devlet yöneticileri ve emirlerindeki medya generalleri hep silah bırakmayı ön şart olarak getiriyor. Kalıcı bir çözüm için yeterli gelişme ve güvence olmadan, bölgenin bugünkü şartlarında, nihai olarak gündeme gelebilecek bir öneriyi ön şart olarak sunmak, insan aklına zarar ve hakarettir.