Türkiye Başbakanı R.Tayyip Erdoğan, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız, Çalışma Bakanı Faruk Çelik, Soma’daki maden ocağının sahibi Alp Gürkan, maden işletme müdürü Akın Çelik…

Hepsi aynı şeyi söylüyorlar: Hiçbir kusurumuz, eksiğimiz yok, vicdanımız rahat!
Türkiye’nin bütün yüzsüzleri, sorumlulukları söz konusu olduğunda, yıllardır bu nakaratı tekrarlarlar.
Ülkenin başbakanı, cenazesi yerdeki insanlara "ahlaksızlar" diyor. Korku ve panikle sığındığı markette, tokatladığı vatandaşa, artık her ne demekse, "İsrail dölü" diyor.
Bir katır ahırına koysanız, depik performansında şüphesiz birinci olacak birini, başbakan müşaviri yapmışlar. Adı Yusuf Yerkel’miş. Hayvani bir saldırganlıkla yerdeki vatandaşı tekmeliyor. Doğrusu, Tayyip Erdoğan’a yakışır bir müşavir. Erdoğan, kendi vatandaşına hakaret eder, tokat atarsa müşavirin de yerdeki bir insana çifte atması gayet normal.
Bir de bu yüzsüzlerin devşirme sözcüsü var, Hüseyin Çelik.
Rezaletleri örtmekle görevli AKP Genel Başbakan Yardımcısı ve parti sözcüsü. Kendince başbakan müşavirini savunuyor. Yerdeki kişi, Yusuf Yerkel’e saldırmışmış, o da kendisini savunmuşmuş. Hatta doktordan bir haftalık iş göremez raporu almışmış.
Bunların hepsi dindar geçiniyor, sözümona müslüman.
Hırsızlık, zimmet, rüşvet, adam kayırma, yalan ne dersen o var. Ama yine de iktidardalar. Zaten güvendikleri tek "dağ", seçimle kazanılmış bu iktidar. Şöyle düşünüyor olmalılar: Ne yaparsak yapalım bu halk bizi seçiyor. O halde biz bildiğimiz gibi, keyfimiz ve gönlümüzün istediği gibi yönetebiliriz.
Onun için bu kadar arsız, böylesine pervasız ve bu derece sorumsuz davranıyorlar.
Oysa ahlak, ar, vicdan, edep, haya, utanma insanları insan yapan özellikler. Keşke bunlardan herkeste birazcık olsaydı. Çünkü bunlar kayboldu mu, geriye insanın posası kalıyor.
Ama insani değerlerin hala baştacı olduğu ülkeler de var.
17 Ocak 1995 günü Japonya'nın Kobe kentinde 7.2 şiddetinde bir deprem oldu. 250 bin konut oturulamaz hale geldi, hizmetler durdu. Depremzedelerin durumu basına yansıdıkça, deprem değil, idarenin kamu hizmetlerindeki kusurları eleştirilmeye başlandı.
Kobe Belediyesi su işleri müdürü intihar etti. Çünkü o, halka yeteri kadar su dağıtamamayı kendisi açısından büyük bir onursuzluk saymıştı.
Kentin İmar Müdürü Tagumi Ogawa da depremden bir yıl  sonra, halkın konut ihtiyacını karşılamayadığı için intihar etti. Ogawa halka karşı sorumluluğun ne demek olduğunu bilen bir asildi.
6 Ocak 2001 tarihinde, Japonya'da eski bir milletvekili, 41 yaşındaki Yojiro Nakajima da intihar etti, Nakajima'nın adı bir rüşvet skandalına karışmıştı. Nakajima da henüz hakkında kesinleşmiş bir yargı kararı bulunmamasına rağmen, rüşvet söylentisi bile taşıyabileceği, zamanla unutulup gidecek bir yük değildi. Nakajima, onuruna düşen gölgenin ağırlığı altında bir ömür yaşamaktansa intiharı tercih etmişti.
Herbirinin ayrı kişilikleri ve ayrı gerekçeleri olsa da bu üç kişi, Japonya'da yöneticiliği, bir ibadet ve onur kaynağı sayan, ama zamanı geldiğinde de hesabını vermeye hazır geleneğin temsilcileriydi.
Soma katliamından sonra, çalışma koşulları ve iş güvenliği bakımından, Türkiye’ye örnek model aranıyor. Oysa çalışma ortamının güvenliği ve işçiler için iyi model bularak, iyi yöneticiler ve iyi yönetim modelleri oluşturulamaz.
Türkiye’ye Japon yönetim anlayışı lazım.
Yani günü geldiğinde, sorumluluğunun ağırlığını taşıyacak onurlu yöneticiler.
"Gelişmiş demokrasilerde de oluyor bu tür kazalar, literatürde iş kazası diye bir şey var" diyemeyecek kadar sorumluluk sahibi, ahlaklı ve vicdanlı yöneticiler.