Hükümete "mükemmel" bir yanıt.
HDP adına yapılan açıklamadan söz ediyorum. Sırrı Süreyya'nın Hükümet'e verdiği yanıt "esnek" bir politikanın "şahsiyetli" bir tarzda yapılabileceğine güzel bir örnek oldu.
Başka açıklamalar da var. Cemil Bayık'ın demeci, Murat Karayılan'ın telsiz konuşması...
Bunların hepsi, AKP Hükümeti'ne yapılmış çok ciddi uyarılar.
İster legal Kürt siyasi hareketi olsun, ister askeri Kürt siyasi hareketi olsun, ister İmralı ve ister Kandil olsun, hepsi, farklı rollere sahip ama bütünsel bir çizgiyi ifade eden bu ögeler, şu hususu özellikle vurgulamakta: Ortada "çözüm süreci" diye bir süreç yok. "Çözüm sürecinin başlaması için gerekli koşulları yaratmak amacı taşıyan" bir "çatışmasızlık" süreci var.
Ve yapılan açıklamalar gösteriyor ki, hükümet "kış" mevsimine "güvenerek" bu "çatışmasızlık" sürecini de havaya uçurmak üzere. Öcalan'ı yeniden tecrit etme yeltenişi, "çözüm sürecine" geçebilmenin biricik yöntemi olan "görüşmeleri" "askıya alma" akılsızlığı, Karayılan'ın da açıkladığı gibi, "çatışmasızlık sürecini" anlamsız kılmakta...
Bütün bunlar ne anlama geliyor?
Hükümetin Kürt sorunuyla ilgili izlediği çizgi, artık çok ağır bir krize girmiş bulunuyor.
Kürt sorunu ne ölçüde "küreselleşiyorsa", yani giderek bir "ülke" meselesi olmaktan çıkıp, "bölge meselesi" olmaya, oradan da "dünya meselesi" olmaya doğru evriliyorsa, Türkiye de o ölçüde dünya dışına doğru itiliyor. Erdoğan-Davutoğlu Öcalan'ı "tecrit" etme tehditleri savururken, kendileri dünya ölçüsünde "tehlikeli bir yalnızlığa" yuvarlanıyorlar.
Ve hükümet uğradığı yenilginin etkisi altında, buradan çizgisini düzelteceğine, kendisini yalnızlaştıran ve güçten düşüren rotada yürümeye devam ediyor. Erdoğan sanıyor ki, Gezi direnişine ve Cemaatçi "darbeye" karşı uyguladığı "çivi çiviyi söker" siyaseti Kürt sorununda da geçerli. Bunun geçerli olmadığı o kadar açık ki, kendisini köşeye sıkıştıran gelişmelere, bunun nedenlerini ortadan kaldırmak yerine o nedenleri daha da azdıran bir yöntemle yanıt veriş, hükümetin Kürt politikasının krizini derinleştiriyor.
Ve krizin derinleşmesi, Hükümetin yüzündeki maskeyi de indiriyor. Örneğin, daha bir hafta önce, "PYD peşmergeyi istemiyor" diye Kürt ulusal birliğine karşı taarruza geçen hükümet, şimdi medyadaki "baş sözcüsünün" ağzından Güney Kürdistan'la ilgili gerçek yüzünü ortaya koymak zorunda kaldı. Okuyalım:
"Irak'ta Saddam'a karşı ABD'yle işbirliği yapan Kürtlere, otonom bölge kuruldu. Suriye'de buna benzer bir oyun tezgahlanıyor. ABD ile ittifak yapan PYD'ye otonom yönetime kavuşmuş Rojava'yı hediye etmek. Hedef Irak petrollerinin Türkiye üzerinden geçişini baypas edip, petrol borularını 36. Paralelin üzerinden Irak ve Suriye koridorunu kullanarak Akdeniz'e akıtmak."
Bu kısacık paragraf Türk devletinin ve onu yöneten hükümetin gerçek yüzünü olanca çıplaklığı ile gözler önüne seriyor. Türk devleti ve hükümeti, yılda on milyar dolarlık ihracat yaptıkları Güney Kürdistan'ın varlığını bir Amerikan "oyunu" sayarak, Rojava'da da böyle "bir oyunun tezgahlandığını" düşünüyor.
Belli ki gücü yetmediği ve ekonomik menfaatleri olduğu için Güney'in varlığını tanımak zorunda kalan AKP, gerçekte Güney Kürdistan'ın varlığını hiç bir şekilde "meşru" bir varlık saymıyor, bunu bir Amerikan "tezgahı" olarak görüyor.
Şu anda Kürt ulusal demokratik birliğinin önü hızla açılırken, hükümet de tüm parçalardaki Kürt varlığına karşı tutumunu gizleyemez oluyor.
Ve bir de hükümetin "şikayeti" var: Kürtler ABD ile, Selvi'nin tabiriyle "meşruiyet" kazanmak ve PKK'yi "terör örgütleri listesinden çıkartmak" için "ittifak" kuruyormuş. Cemil Bayık, "üçüncü bir göz" olarak ABD'yi de diğer seçeneklerin yanında kabul edeceklerini açıklamışmış...
Hoşunuza gitmedi mi?
Gitmediyse, böyle bir "ittifakı bozmak" için acele etsenize: Oyalama yerine PKK'yi siz terör örgütü olmaktan çıkartsanıza... Kürt sorununda adım atsanıza... Kobanê'deki kantonal sistemi tanısanıza... Türkiye'de de AB yerel yönetimler özerklik şartını kabul edeceğinizi açıklasanıza...
ABD-Kürt ittifakını istemiyorsanız, Türk-Kürt ittifakını kursanıza...