Çözüm süreciyle ilgili Cemaat medyasında olsun, AKP medyasında olsun, bir curcunadır gidiyor.

Kimi olaylar, örneğin birkaç silahlı gerillanın bir cenaze töreninde görüntülenmesi gibi, “çözüm süreci ha çöktü, ha çöküyor” yaygaralarına yol açtı. On onbeş yüzleri puşiyle örtülü gencin “silahsız töreni” felaket alarmına neden oldu… “Şehitliğin” etrafında “silahlı gerillaların nöbeti” neredeyse Ankara’da Meclis bombalanmış gibi gürültü kopardı. “Hala dağa çıkıyorlar” diyenlerin feryadı ise yeri göğü kapladı.
Bütün bu “olayları” nasıl yorumlarsanız yorumlayın, sonuç değişmiyor: Öcalan’ın Newroz çağrısının gerekleri yerine getiriliyor, gerilla çekiliyor, hiçbir yerde çatışma yaşanmıyor, altı aydır ölüm yok… Birinci aşamanın esası budur. Bu esas, ne çekilmekte olan birkaç gerillanın şehit düşmüş arkadaşlarına son görevlerini yapmak üzere cenazeye katılmalarıyla, ne beş-on gencin “silahsız töreniyle”, ne “silahlı nöbetle” ve ne de “Danışman” Akdoğan’ın verdiği rakama göre birkaç yüz gencin “dağa gitmesiyle” bozulur. Çünkü cenazedeki gerillanın namlusu “yere bakıyor”, onun amacı çatışma değil. Bu kesin. “Silahsız tören” yapan o gençlerin “yüzü kapalı” ama elleri “silahsız”. “Nöbetteki” silahlılar ise nöbetin sonunda, tek el silah atmadan,  sınır dışına çıkmak üzere yürümeye devam etmekte. Dağa gidenlere gelince… Onlar “dağdan” “içeriye” gelmiyorlar, “içerden” “dışarıya” çıkıyorlar ve Türk devletine karşı silah kullanmıyorlar.
Kısaca bunların tümü, ister “doğru” bulun, ister “yanlış” bulun, ister “eleştirin”, ister “alkışlayın” ya da benim gibi “tarihsel açıdan olsa da olur, olmasa da olur türde eylemler” olarak değerlendirin, evet, bunların tümü en fazla, kendisi hala devlet tarafından “yasadışı“ ilan edilen bir örgüte ait insanların  eylemleri olmaktan başka bir şey değildir.
Şimdi bir soru: Birinci aşamanın esası “silahlı güçlerin sınır dışına çekilmesi” midir, yoksa PKK’nin yukarıdaki “istisnai” eylemleri de içinde, “örgütsel çalışma ve silah kullanılmayan eylemlerini sona erdirmesi” midir? Bu eylemlerin “sürecin ruhuna uyup uymadığı” ayrı bir tartışma konusudur. Şundan: Çünkü AKP’nin bırakalım şu ya da bu eylemini, bizzat kendisi çözüm ruhuna uymamaktadır. Ama sorun bu değil. PKK, yaptığı eylemler çözüm “ruhuna” ister uygun olsun, ister olmasın, çözümün esas yolunda yürüyor, silahlı güçlerini sınır dışına çekiyor. AKP ise hem çözümün “ruhunu muazzep” ediyor, hem de tek bir adım atmıyor.
Öyle anlaşılıyor ki, AKP çevreleri büyük bir hızla “gerillanın sınırdışına çekilmesi” hedefini, “PKK’nin ya da KCK’nin hiçbir eylem yapmaması” dayatmasıyla değiştirmeye çalışmakta. Yani “çözüm sürecini”, Kürt sorununda çözüm olmaktan çıkartma ve PKK’yi tasfiye sürecine dönüştürme niyeti uç vermekte. Nitekim Yalçın Akdoğan, yukarıda saydığımız “olayları” diline dolayan Cemaat medyasına karşı çözüm sürecini savunmak ve bu çevreleri “yatıştırmak” için şöyle yazdı:
“Örgütün süreçten fayda devşirmesini engelleme, farklı ihtimallere hazır olma, gereken tedbirleri alma kaçınılmaz bir durumdur.”
Sanıyorum “Danışman” maksadını aşmıştır. Soralım:
Neden “kaçınılmaz bir durumdur”? Bu memlekette barıştan yana olan herkes “süreçten fayda devşirmeye” çalışmıyor mu? “Süreçten fayda devşirmeyecek” olsa, AKP neden “sürece devam” desin? Bırakalım AKP’yi, PKK’yi, bu “süreçten tüm Türkiye ve tüm Ortadoğu fayda devşirmeyecek mi”? Herkes “fayda devşirirken”, “örgütün süreçten fayda devrişmesini engellemek” neyin nesi oluyor? PKK bu “süreçten fayda devşirmek” yerine “zarar mı görmeli?” “Danışman” böyle mi diyor?
Aslına bakarsanız, hem “Danışman”, hem de “derin” köşe yazarları, gerçeğin ne olduğunun farkında. Ve onlar, bütün güçleriyle çözüm sürecinin önündeki en büyük “tehlikeyi” bertaraf etmeye çalışıyorlar. Başbakan’ı “yatıştırmaya”, onun tıpkı “Habur”da “defteri sil baştan ederiz” dediği gibi vahim bir adım atmasını önlemeye çalışıyorlar. Nitekim bu “zayıf noktayı” gören “derin” köşe yazarı Abdulkadir Selvi şöyle yazdı:
“PKK bu kez süreci doğrudan sabote etme değil, Başbakan Erdoğan’ı tahrik etme taktiği izliyor.”
PKK’nin böyle bir “tahrikte” bulunmak için hiçbir nedeni olmadığına göre, geriye, Başbakan’ın her an “tahrik” olma ihtimali kalıyor…
Teşhis doğru mudur bilemiyorum. Ama bazı işaretler var. Örneğin, “Başbakan’ı telekinezi ile öldürmek istiyorlar” diyen Yiğit Bulut’u Erdoğan’ın kendisine “Başdanışman” yapması en güçlü işaret… Rus Çar’ı Nikola da sistem “psikolojik” çöküşe girdiğinde Rasputin adındaki şarlatanı sarayın “tıp danışmanlığına” atamıştı…